Ne var ne yok! sky turk Nihat Genc

Ne var ne yok! Nihat Genc yazıları, videoları


Blog For Free!


Archives
Home
2008 May
2008 April
2008 March
2008 February
2008 January

My Links
Japon Kale

tBlog
My Profile
Send tMail
My tFriends
My Images


Sponsored
Blog


Photobucket
Diş Saati
05.02.08 (6:50 am)   [edit]
    & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;  Diş Saati
 Eğer bu külüstür daktilom olmasaydı, ne yapardım? Onunla, yıllar boyu, sabahlara kadar siyasetçilere, yazarlara ateş açtım. Barut fıçısı gibiydim tuşlarına dokunduğumda havai fişekler yükselirdi. Kıvılcımlar iyileştirirdi beni.
Soğuk. Tek başıma bir odada. Sırtımda battaniyem. Tuşların şiddetli sesi, fındık farelerinin tıkırtılarını örtüyor. Yine de ürküyorum. Her deliğe başımı sokup arıyorum. Uyuya kaldığımda battaniyemin altına gelirler diye ödüm kopuyor. Emniyetin altında, külotların içine fare atılıyor diye bir haber yayılır. Aslı yoktur haberin. Ama öyle bir haberdir ki korkusu kendisinden soğuktur.
Fındık farelerine gücüm yetmiyor. Gece, rüyamda sabaha kadar dörtnala yazmaya devam ediyorum. Uyandığımda farelerden birinin tuşların arasına sıkışıp kaldığını görüyorum. Tuşların kapan görevi göreceğini kim tahmin edebilir? Daktilonun içindeki peynir kırıntılarına uzanmış.
Yine yazıyorum. Şimdi de tuşların kapan gibi parmaklarımı kapacağından korkuyorum. İşte hep böyle oluyor ve bana neden güzel şeyler yazmadığımı sorup duruyorlar. İnsan böyle bir korkuyla nasıl bir aşk öyküsü yazabilir?
Aslında büyük planım şuydu: Bir çok sıkı kitabım olacaktı. Oldu. Hepsi sonunda düzgün yayınevlerinden çıkacaktı. Çıktı. Aldığım paralarla nihayet bir köşeye çekilip serin aşk öyküleri yazacaktım. Olmadı.
Olmuyor. Ruhum bu kapandan kurtulamıyor. Bir zamanlar ben de, boyacı ’’ boyayayım abi’’, dediğinde mutlu olurdum. Simitçi, ’’simit ’’ , diye bağırdığında mutlu olurdum. Eylül, ekim aylarında Ankara bal gibi, şeker gibi olurdu, kollarınızı gol atmış bir futbolcu gibi havalara fırlatırdınız. Durduk yerde koşmak isterdiniz, sıçrayıp havalara uzanmak,, gökleri ısırmak, dişlemek isterdiniz.
İçimdeki sevinç hayata karşı tek silahımdı. Sevdiğim kızlar haklıydı, silahımı herkesten saklardım. Yemeye kıyardım onları, yanlarında uyuya kalırdım.
Sevdiğim kızlar fındık fareleri kadar sabırlı değildiler. Uyumamı bekleyip tuşlarımın arasına girmezlerdi. Soğuk, gözlerime çivi çalardı. Sabahları çivileri çıkartmayı unuturdum. Paslı yollara düşerdim.
Bu aşk denilen şey kimin fikri, bilmiyorum. Ondan hiç hoşlanmadım. Ama, başka da yapacak bir şeyim kalmadı. Sevinçlerimin değil, sıkıntılarımın sürüklediği birkaç aşkla kovalamaca oynadım.
İşte böyle başladı. Onunla sadece birkaç dakika konuşabilmek için ne uzun senaryolar uydurdum. Onun geçtiği yoldan bir defa geçebilmek için ne sinsi tuzaklar hazırladım. Nasıl oldu, bilmiyorum, aşk değil, bitkisel bir hayata girdim. Nihayet çevresine sızabildim. Aklıma onunla bir kez konuşmaktan ya da onun olduğu ortamda güya bir şeylerle oyalanmaktan başka bir şey gelmiyordu. Etraf hep kalabalıktı. Yanımızda hep Allah’ın cezası birileri vardı. Onunla bu yüzden hep birilerinin dinlemekte olduğu orta malı meseleler konuşurduk. Az daha çürüyord um bu konuşmalarda.
Bir gün annesinin gelinlik saatini takıp gelmiş. Böylelikle günün orta malı mevzuu da açımlı oldu… Saatleri hiç sevmem, dedim. Aslında aota okul yıllarımda bir saatimin  olmasını çok istiyordum. Her gün annemin başına ekşiyordum. Annem de, ’’Oğlum yaratamam ya? ’’ derdi. Sonra, bileğimi dişler, koluma saat izi bırakırdı.’’ İşte sana saat! ’’ derdi. Çok bozulurdum annemim dişleriyle yaptığı saate.
Dedim ki sevdiğim kıza, annem öldü, şimdi hep bileğime bakıyorum, o diş izlerini arıyorum. İyi ki annem saat almamış, kolum dişlemiş. Sanki o izler hep orada. Ağzının tavanı görünürces ine bir kahkaha patlattı.
Ama ben gülemezdim. Çünkü ön dişlerimden biri yoktu. Diğer üçü de karşınızdakine ’’Onlara ne oldu?’’ dedirtecek kadar çürükt&u uml;. Her gün sokağa, bu gün bana hiç kimse dişlerin neden çürük diye sormasın diye dua ederek çıkardım.
Onunla konuşmaya başladıktan sonra elimde olmadan güleceğimi ve bütün rezilliğimin ön dişlerimden ortaya fırlayacağını düşünüp korkuya kapıldım. Param olmadığı halde dişçiye gittim. ’’ Taksitle bir şey yaparız’’ dedi. Ne yapacağımı bilmiyorum ama, başka çarem yok. ’’ Protez takacağız’’ dedi. Yani takma diş. Bu genç yaşta takma diş takmak aklıma geldikçe, bütün hayatımdan nefret ediyorum. Dişçi sırasında trafik kazasından gelmiş üç- dört tane genç kızın dişlerinin benden daha kötü olduğunu görüp hafifledim.
Ön dişlerim çekilecek ve iki ay ön dişsiz kalacağım. Kabul edemezdim. Geçici bir şey olamaz mı, dedim. Olur, ama çok pahalıya gelir ve ayrıca çok sakat çok çürük olur, herhangi bir sert yiyecekle kırılabilir, dedi. Birkaç gün sonra geçici protezi taktım ve asla sert bir şey yemedim.
Artık, onunla konuşurken sebepsiz yere de olsa gülebilirdim… Birkaç üzücü kazadan sonra, nihayet eski sevinçlerimle dolu hayata giriyordum… Aşkın, tarihin en büyük mücadelesi, insanın en büyük isyanı, bedeninin en büyük susuzluğu olduğunu nereden bilebilirdim. Onunla konuştuğumda, hayatımın öncesi ve sonrası bütünüyle siliniyor. Ellerini, yüzünün tenini izlemek en derin yaralarımı iyileştiriyor. O kadar sessiz ve arsız bir neşe kaplıyor ki içimi, bir zamanlar altında ezilip kaldığım sıkıntılarımı biraz fazla abarttığımı düşünmeye başladım.
Tanrı’ya hastalarını iyileştirmek içim bu kadar zekice bir yol bulduğu için şükrediyorum. İyileşmekle kalmıyorum, bir çok benzer hastayı da iyileştirecek yüzlerce tılsımlı söz, düşünce, duygu, bilmişlik birikiyor kucaklarımda. Geriye dönüp baktığımda, o günlerdeki aşk komasında yaşadığım günlere çok şey borçlu olduğumu biliyorum. Ruhumu incelttiler. Duyguları ütülü bir çocuk oluverdim. Bu ütülü elbiselerin ütüsü bozulmasın diye, sokakta, kahvede, telefonda, her yerde, herkesle giyemem artık bu elbiseleri. Bu gün ise o eski ütülü duygularımı çekmecelerimden çıkartıp çıkartıp koklarım. Artık benim de hayatın, maçın sonunu getirecek kadar nefesim, aklıma geldikçe kendimi kaybedecek kendime hakim olamayacak kadar çok duygularım var. Yani, yetmişli, seksenli yaşlara kadar hayal edip, gizli gizli sevişecek, koklaşacak eskilerim var.
    & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;   &nbs p;     ;         & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;     & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;  * * *
Bir gün, ’’Bugün sinirlerim çok bozuk, eve yürüyerek gideceğim’’ dedi. Bütün cesaretimi toplayıp, beraber yürüyelim, dedim. Hayatımın en güzel yürüyüş&u uml;ydü. Ne güzel renler giyerdi. Ne güzel gülerdi. Evleri TRT’nin, Meclis’in arkasında, Aşağı Ayrancı’daydı. Meclisin önündeki parka gelip oturduk. Park bizim gibi çiftlerle doluydu. Konuşacak mevzuu kalmamıştı. Birden, ’’Bugün saatini takmamışsın’&rsq uo; dedim.
Bileğini uzattı. ’’ Şu annenin saatlerinden bir tane yapar mısın? ’’ dedi. Onun tenine ilk defa dokunacaktım. Tanrım, onun kolunu tutmak, orada bir iz bırakmak daha ne olsun? Hafif bir ısırık attım. Bileğindeki diş izine baktı. ’’Olmadı&rsq uo;’ dedi, diş izleri, saat belli olmuyor. Diğer kolunu uzattı.
Ne olduysa oldu işte. Acı bir çığlık attı. Bu yeni dişlerimle hiç ısırık atmamıştım. Sert mi yumuşak mı dişliyordum bilemezdim. Kolunu aniden çekti. İşte om an dünya başıma yıkıldı. Protez ağzımda kırılmış ve protezin kancası dilime geçmişti. Yani ağzım acıyla kilitlendi. Ağzımı açmam, konuşmam mümkün değil.
Acıyla bir tokat indirdi yüzüme : ’’Çaka aal! ’’ diye bağırdı. Parkta herkes duydu bağırmasını. Kendimi savunmam, konuşmam mümkün değil. Dilimi acıdan, demir kancadan kurtaramıyorum. El kol hareketleriyle ağzımda olup bitenleri anlatmaya çalıştım. Aklıma hemen kağıt kalem çıkartıp neler olduğunu yazarak anlatmak geldi. Ben sustukça o ısırık yerini emiyor, küfürler savuruyordu.
Yapacak bir şey yoktu, çekip gittim. Karanlığın içinde kaybolurken bir kere daha dönüp baktım. Parktan birkaç çocuk kavgaya gelmiş, etrafına toplanmış, o da uzaktan beni gösteriyordu.

    & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;   &nbs p;     ;         & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;   &nbs p;     ;          -bitti-

0 Comments
 
Nihat Genç: "camide çıkan halk bile hizaya geldi"
04.29.08 (10:55 am)   [edit]
ne var ne yok, nihat genç. izleyin ne olur ders alın
0 Comments
 
NİHAT GENÇ NE VAR NE YOK PROGRAMI video 25.04.2008 1.BÖLÜM
04.29.08 (9:24 am)   [edit]

 

 

NİHAT GENÇ NE VAR NE YOK PROGRAMI video 25.04.2008 1.BÖLÜM

0 Comments
 
Vakıflar Yasası - Nihat Genç
04.04.08 (10:38 pm)   [edit]

Vakıf yasasının sorunsuzca meclisten çıkması hepimizi düşündürs ün, işte iktisadi olarak zayıf olduğunuz takdirde batılılar size istediği kanunları herşeye rağmen çıkartır. Şimdi yabancılar ya da dışarıda ki vakıflar Türkiye’de istediklerine istediği yardımları istediği miktarda yapabilmeleri ne demek, yani, abartarak konuşalım, dışarıda katolik ya da ortadoks kiliseler Türkiye’deki kardeşlerine milyar dolarlar bağışladıkları ve buradakiler bu paralarla istedikleri yerleri arazileri evleri alacakları aşikardır, hatta diyelim çokça lafını ediyorduk Soros’un, şimdi Soros ya da benzerleri buradaki yandaşlarına istedikleri büyüklükte paralarla partiler de kurdurur istedikleri paralarla istedikleri kurumları dernekleri kitleleri elde edebilir yönlendirir ya da gazeteleri ve sosyal çalışmalarıyla her türlü propagandayı rahatlıkla yapabilir ve buna kim karşı koyabilir?

Bu uzun açıklamalar isteyen bir sorun, ilerde çokça konuşacağız ve TV’den bağıra bağıra konuşuyoruz, ancak, dikkat edin, orman niteliğini kaybetmiş denilen arazilerden de hükümet gelir bekliyor. Hangi arazi toprak orman niteliğini kaybedebilir, kaybedebilmesi için milyon yıl geçmesi lazım, bir fidan dikersin tekrar canlanır, yani, orman niteliği kaybedilmez ancak artık bu cümle yasalaştı, ne diyebiliriz, Bayındırlık Bakanlığı bu işten 20-5 milyar dolar bekliyor ve işte bu para için orman niteliğini kaybetmese de yasayla kaybettiriyorlar. Ve peşinden maden arama ruhsatları, ne büyük bir felaket, uçakla ülkenizi gezin ve tepeden dağlarınıza bakın, Köroğlu Dağları’na ve Toroslar’a bakın binlerce tepe oyulmuş soyulmuş, kimdir bunlar ne arıyorlar, burada hangi madenler varmış bu madenleri hangi şirketler almış.

Şimdi ortaya çıkan skandallara bakarsak, ruhsatın hangi maden için verildiği de bilinmiyormuş.. Yani hükümet birkaç yüzmilyon dolar için binlerce ruhsatı ona buna dağıttı ve cennet vatanın dağları portakal gibi patates gibi soyuldu. Ayrıca ağrıma giden bu skandallara maden mühendislerinin karışması, yani, maden mühendisleri Türkiye’nin maden tetkik araştırmalarını haritalarını bildiği için bu gizli bilgileri falan filan yabancı şirketlere peşkeş çekmişler ve birkaçı bugün mahkemede.

İnsan soruyor, hadi köylüler cahildir tarihi eserleri ona buna satar, peki iyi eğitimden geçmiş ve solcu örgütlerde eylemlerle büyümüş bu mühendislerin bugün bu harita bilgileri yabancılara peşkeş çekmesine ne diyeceğiz? Hani eskiden sit alanları peşkeş çekilmesini belediye müteahhit işbirliklerini çokça duyardık ve sonra tarihi alanlarda büfe açmak arazileri kapatmak vesaire, şimdi iş biraz daha büyüdü ve müteahhit ya da ANAP’lı kadrolar değil eğitilmiş kadrolarımız maden mühendisliği bilgilerini ona buna satıyor ve bundan para kazanıyorlar.

‘Ahlak ileri solcuların elleriyle pazarlanıyor’

Oysa mühendislerimiz bizi uyarmalı, belediyelerimizi sivil kurumlarımızı bilgilendirmeli, tam tersine, yabancı şirketlerle işbirliğine giriyorlar. Yani "maya" dediğimiz, vicdan dediğimiz, ahlak dediğimiz şey şimdi okumuş, yetişmiş, gün görmüş, hatta ileri solcu insanların eliyle pazarlanıyor.. Ben çok zor günler yaşadığımızı düşünüyor um, hepimiz çok dikkatli, çok hassa olmalıyız, bugün iktidar olanların dün iktidar olanlardan farkı yok, yani, Türkiye borçlandıkç ;a ve borçlar büyüdük&cc edil;e bu yasaları durdurmanın imkanı yoktur, çok zorlanacağız, çok kötü günler yaşayacağız, ben bu kadar her şeyin satıldığı, her şeyin pazarlandığı her şeyin sorgusuz tartışmasız elden çıkarıldığı bir dönem hatırlamıyorum. Ülkemizi korumak değerlerimizi korumak ve bu topraklarda ezanlarımızı ve bağımsızlığımızı ayakta tutmak istiyorsak, siyasilerin bu fütursuzluğu karşısında çok çok uyanık olmalıyız..

Zor günler yaşıyoruz ve her şey artık bir röportajın sınırlarını çoktan aştı, binlerce konu başlığı hangi birine yetişecek hangi birine bir laf söyleyeceksin, çok zor, büyük medya büyük gazeteler vur patlasın çal oynasın yayınlarını yirmi yıldır sürdürüyor , daha on yıl önce Karadeniz otoyolunu yiyenler tarihin bu en güzel coğrafyasını katleden bunlar değil miydi? Daha dün yüzmilyarlarca doları bankalardan soyanlar bunlar değil mi? işte bugünlerde dogalgaz çevrim istasyonları kazansın diye Atatürk barajından dahi elektiriği kesenleri haber yapmayanlar bunlar değil mi? Sadece Antalya dağları olsa, sadece Kazdağları olsa, sadece Köroğlu dağları olsa, sadece Kastamonu, Zonguldak dağları olsa, her şey ruhsatçıların elinde soyuluyor, artık bu coğrafyadan cennet diye kim söz edebilir.

Belki bizler cennet bir coğrafyaya şahit olduk ama artık bu topraklar cennet değil, Tuz gölü’n&uu ml;n çöp artıklarına kurban edilmesine Nükleer santrallerine ve Amerikan şirketlerinin nükleer atıklarını.. Bitmez...

 

Nihat Genç

0 Comments
 
NİHAT GENÇ TURK GENÇLİGİNE SESLENİYOR.ARTİK UYANMA ZAMANI
03.30.08 (2:50 am)   [edit]

NİHAT GENÇ TURK GENÇLİGİNE SESLENİYOR.ARTİK UYANMA ZAMANI .. ne var ne yok programi sky turk

1 Comments
 
'terbiyesiz, Allahsız!' Nihat genç esti gürledi hedef fetocular - ne var ne yok
03.28.08 (3:38 am)   [edit]
'terbiyesiz, Allahsız!'  Nihat genç esti gürledi hedef fetocular
2 Comments
 
NE ZAMAN ÖFKELENECEĞİZ - nihat genc soruyor. ne var ne yok .. ne zaman öfkeleneceğiz ey halkım?!!!
03.21.08 (11:11 am)   [edit]
1 Comments
 
Nihat Genç ile Ne Var Ne Yok | 15.02.08 - Fetullahçı Medya-1 - Skyturk Ne var ne yok progrrami nihat genc videosu
03.21.08 (11:08 am)   [edit]
Nihat Genç ile Ne Var Ne Yok | 15.02.08 - Fetullahçı Medya-2
0 Comments
 
Nihat Genç ile Ne Var Ne Yok | 15.02.08 - Fetullahçı Medya-2 - nihat genc videosu sky turk ne var ne yok programi
03.21.08 (11:05 am)   [edit]
Nihat Genç ile Ne Var Ne Yok | 15.02.08 - Fetullahçı Medya-2 - nihat genc videosu sky turk ne var ne yok programi
0 Comments
 
Öldürülebilir Halklar Nihat Genç
03.16.08 (3:07 am)   [edit]
Michael Jackson'un son klibini de seyrettik, pek zahmet ettin Amerika. Eşcinsellikten, çocuklara tecavüz suçlamalarından çok çekti, şimdi erkek kılığında bir barda, üstelik bir kız için dövüşüyor . İyi fikir doğrusu: dans ve dövüş! Bir Woody Allen vardı, şimdi ne yapıyor Amerika. Eminem'e ödül vermiş, Madonna'yı evlendirmişsin, hayırlı olsun Amerika! Kaldığın yerden devam et Amerika! Savaş uçaklarının ekranlar için çok lezzetli bir ziyafet daha çekeceğinden hiç şüphem yok. Sen Afgan dağlarında eğlencene devam et Amerika!

    & nbsp;   &n bsp;   &nb sp; Amerikalı bizim gibi insan değildir. Amerikalı, aynı zamanda Amerikan hayatını yaşayan kutsal bir imgedir. Amerikan yaşamının kutsallığı batı uygarlığının pazarı. Amerikan yaşamı tüm dünyanın gözlerini kamaştırır. Ağzımızın suyunu akıtır. Onlar nasıl yaşıyorsa 'ideal yaşam' odur. Özeniriz. Güvenlik, gökdelen, araba, sigorta, banka kartları, giysi-içecek-ayakk abı markaları.

Bir ülkeye saldırıldığı için değil, kutsanmış Amerikan yaşamına saldırıldığı için, batılı devletlerin tümü ABD'ye hukuküstü bir destek verip, kutsala dokunmanın cezalandırılmasını istiyorlar.

Amerikan yaşam tarzına biz de çok çalıştık, plazalar, uzun siyah arabalar, olmadı, beceremedik. Cavit Çağlar birgün dayanamadı Amerikan cezaevlerine. İnsanda istidad (doğuştan gelen yetenek) olacak. Sonradan görmeyle olmuyor, Amerikan yaşam tarzı körü körüne bağlılık ister, burasını becerdik. Sormadan harcayacak, sormadan hayran olacak, sormadan tüketecek, buraları da yirmi yıldır becerdik, ama şu halimize bakın!Bir şey eksik, doğuştan yetenek değil, doğuştan "kutsallık", yani orda doğmuş olmak! Amerika'da doğmamış herkes zan altında! Bugünlerde Tanrı Amerika'da doğmamışları korusun!

ABD'nin yepyeni bir savaşa hazırlanmasına hepimiz inanır olduk. ABD'nin savaşı bitmiş miydi? Irak'a her yıl 400 bin ton bomba yağdırdığını kendi söylüyor. Körfez savaşı öncesine dönün, tüm dünyayı Irak ve Saddam'a karşı nasıl hazırlamıştı? Saddam gitti, Taliban geldi. Şimdi de Afgan ve Pakistan halklarının öldürülmel erine hazırlanıyoruz.

Hazırlık aşamaları şöyle, birincisi milyonlarca çocuğun başına atılan bombalardan kesinlikle vicdan azabından kurtulmuş olarak harekete geçeceğiz, hepimiz. İkincisi, öldürmeden başka bir çözüm var mı diyen uluslararası kurumların sürekli yeni bir yol arayışları, yani "iyilik arayışları"nın bütünüyle anlamsız olduğuna inanmış oluyoruz.. Üçünc&uu ml;sü: Bosna'da yüzbinlerin ölümüne sessiz kalan Avrupa ve dünya, yeni bir suskunluğa hazırlanıyor, ancak şimdi daha da derin bir suskunluk, artık suskunlukları çaresizlikten değil, infaz yargıcının suskun bekleyişinde... Ve sonuncusu, gazetelerde, TV'lerde, katliamı ve yoketmenin utancını hatırlatacak her türlü tartışma şimdiden yasaklanmış durumda. Yahudiler ve Amerikalılar modern dünyanın kutsal kavimleri. Sonunda onlar da başardı. Dünya tarihinde ilk kez bütün evreni bir linç girişimine ikna etti.

Hiroşima'ya bilinmeyen bir bomba attılar, otun, böceğin dahi yokolduğunu görüp tam emin olduktan onbeş dakika sonra ikincisini atmaya karar verdiler!

TV'ler bir tarafta kutsal Amerikan yaşamına saldırının en ağır şekilde cezalandırılmasını normalleştirirken, diğer taraftan, tam tersi "yaşanmaya değmeyen hayatların artık öldürülmel erine" karar veriyor. Yaşanmaya değmeyen hayatlar nerdedir? Kimlerdir? 1. Kendini geçindiremeyen halklar! 2. Kendine batılı hukuk içinde hayat-düzen kuramayan halklar! 3. Pislikten, açlıktan, hastalıktan kurtulmayı beceremeyen halklar! 4. Amerika'ya kafa tutmuş halklar! (Bir zamanlar Japonya, Vietnam, Irak gibi) İlk üç sıradaki halklar evrensel yasalar uyarınca "kutsal" sayılır, ama, birbirlerini öldürür, katleder (Ruanda'daki gibi, Taliban'ın muhalifleriyle olduğu gibi) yokederlerse, birşey denmez, seyredilir. Yani, yaşanmaya değmeyen hayatları olan halklar birbirlerini nasılsa yokediyor. Amerika'yı ilgilendiren, "kafa tutan halklar!".

Savaş tezgahının ideolojik, hazırlığı daha da vahim şeyler üretiyor. Mesela, müslüman halkları "akıl hastaları" gibi göstermeye çalışıyorlar. Biliyorsunuz Hitler kutsal Alman ırkını inşa için ülkedeki tüm akıl hastalarını ve ailelerini yoketmeye başlamıştı. Akıl hastalarının öldürülmel eri dünya sağlığı için çok gerekli. Müslümanların giyinişleri, sakalları, çok evlilikleri, çok çocukları, arapça sloganları, batı hukukuna değer vermeyişleri çok uzun zamandır batılı basında bir akıl hastalığı şeklinde yorumlanmaya başlanmıştı bile. Ülkemizin islamcı aydınları da bu akıl hastalığının pekişmesine pek katkısı oldu, özellikle TV'lerdeki görüntüler iyle.

Başka şeyler de oluyor. İnsan ve vatandaşlık hakları bildirgesi bizim bildiğimiz batı uygarlığının Tanrısı gibiydi. Dikkat edin hem insan hakkı, hem vatandaşlık. Yani kendi ulusundan olmayanların da hakları sözkonusu. Çoktandır kendi toprağında doğmamış mültecilerin hakları batının hem düzenini, hem aklını, hem de hukukunu bozmuş durumda. Birkaç yıldır batıda şu sorular sorulmaya başlanmıştı bile. Başka topraklarda doğmuş olanların hakları var mı? Batıyı ürküten buydu. Güzel bir fırsat doğmak üzere. Mültecileri kendi topraklarında, yani, potansiyel mülteci doğulu halkları yokedilerek, mültecilik telafi edilebilir. Ve, başka tür hayat yaşayanlara oluşturulan nefret, tiksinti, batılı hayattan dışlamanın ötesinde, batı coğrafyasında yaşamalarının artık mümkün olmadığını yavaş yavaş herkesi inandırmaya, ikna etmeye başladı bile!

Ve dünyanın dev ilaç şirketleri atılacak gaz bombalarının insanlara etkisini araştırmak için Pentagon'dan çoktan izin almıştır! Biliyorsunuz yahudiler, bilmem kaç derece bomba sıcaklığı ve zehrine dayanıklı mı diye deneylere sokulmuştur. Ayrıca bu bilimadamları Nurenberg'de yargılanırken, dünyanın dev şirketleri, bunlar itibarlı bilimadamlarıdır, dünya sağlığına, bilime katkıları çoktur, işte yaptıkları deneyleri bütün dünyada kullanıyoruz diye, bilimadamlarını savunmuşlar, aflarını sağlamışlardır.

Bir başka soru? Devletlerin yargılamadan mutlak öldürme hakkı var mı? Siyasal alanda bu yetkiyi Türk devleti gibi Amerika'da acımasızca uyguluyor. (Bir teröristi saklıyor diye bir köyü yakabilir. Saddam'ı saklıyor diye Irak'ı hergün vurabilirsiniz.) Türkiye'nin Amerika'ya aşkı da burdadır. Zaten her ülkenin birbiriyle ilişkisi, hukuki-siyasi ekonomiktir, yalnız bizimki aşktır. Aşıklar diğer insanlara "bizi ayrı bırakın, biz başkayız, bizim hukukumuz sizin mahkemelerinizi ilgilendirmez" der. Yani, canan, dövse de, sövse de, köle-kurban etse de bu aşıkları ilgilendirir. Aşk, hukukdışı bir ilişkidir. İşte ABD'nin en sadık dostu Suudi Arabistan üstleri kapattı. Biz, dünyada tek aşkı Türkiye, canını fedaya hazır. Bush birçok devlet başkanıyla telefonda görüştü, geceyarılarına kadar bekledik, bizi bir türlü aramadı. Biz de oturduk kıskançlık mektupları yazdık. Gerçek bir aşk mektubu. Günlerce telefonu gelmeyen aşık kurmaylar kafa kafaya verip, içli, bağlılık, sadakat, dünyada senden başka sevdiğim yok, sözleriyle dolu inanılmaz bir mektup.

    & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;   &nbs p;     ;   (not: yazar şu manşet için yukardaki sözleri etmiş olabilir http://arsiv.sabah.com.tr/2001/09/20/" title="http://arsiv.sabah.com.tr/2001/09/20/" target="_blank"http://arsiv.sabah.com.tr/200... veya

    & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;   &nbs p;     ;   buş_sabah linklerini tıklayın (m.u.))

    & nbsp;   &n bsp;   &nb sp; Kurmaylarımızı da aşklarından ötürü harcamayalım, bizim batıya olan aşkımız: Kamusal bir yükümlül&u uml;ktür! Ve artık ekonomik de bir yükümlül&u uml;k. Krize dolar bulmak zorundayız. Yani, Dinç Bilgin, Erol Aksoy, Cavit Çağlar'lar yüzünden şimdi Afgan dağlarında çocukları yokedeceğiz.

Bu bir sömürgeleri düzene koyma savaşı, bu bir yoksul- zengin savaşı, ama yoksulla zenginin savaşına yine dindar bir kılıf, yine kilisede uydurulmuş bir senaryo arıyorlar. Medeniyetler savaşı diye bir yalan. Bir eski zaman maskesiyle gizliyorlar. Daha şimdiden hristiyan-müslü man savaşı diye yazıyorlar tarih kitaplarına. İnsan aklının almayacağı, keyifleri uğruna açtıkları bu korkunç savaşı, yine İncil'in sayfalarıyla örtüyorlar. Kutsal, aziz ilan edilmek için mi, din savaşı diyorlar. Savaş tüm dünyaya yayılsın diye mi? Güzelim medeniyetlerinin vicdanı sızlamasın diye mi? Alevli gazlarla bebeklerin pespembe yanaklarını yakmak için dahi bilimadamlarının müthiş buluşu: Tanrı diye bir gerekçe! Oturan Boğa söylemişti, "biz, beyaz adamı görünce, Manitu'nun beyaz adamı da yarattığını öğrendik, Manitu beyaz adamı da yarattığına göre bu topraklar hem beyaz adamın hem bizim". Beyaz adam her on yılda bir başka ülkeyi yakıyor. Beyaz adamın savaşmadığı kıta, yoketmediği ırk kalmadı. Din savaşı-din savaşı diye dilinizi yormaktan vazgeçin. Dünyanın tüm ülkelerini ölüm tarlaları haline getirdiniz! Afrikalı ülkelerin, kızılderililer'in, Vietnamlılar'ın savaşmak için sadece zehirli küçük okları vardı. Beyaz adamın bahaneleri her zaman çoktu. Yıldızların bile dönüp bakmadığı şu ağaçsız, otsuz boşluklara çıldırarak bombalar atmanın din savaşıyla ne ilgisi var. Asya'nın en ümitsiz dağları, taşları. En sıska katırlarının eşelediği bu topraklardan çamur bile olmaz, testi, çömlek hiç olmaz. Burnunu çekerek toprak damlarda yaşayan bebeklerin üstüne alevler dökecek din savaşı diyeceksiniz. Bir kiraz ağacı, bir ceviz ağacı bile olmayan, bir davul dahi çalınmayan, hiçbir kadını mesut, hiçbir çocuğu mutlu olmayan, şeftaliler, üzümleri hiç tanımayan bu halkın üzerine kan kırmızı bir fırtınayla alevler döküp din savaşı diyeceksiniz. Yirmi yıldır aralıksız bombalamaktan, kavrulmaktan lavlar gibi taşı kayası demirleşmiş bomboş bu dağlarda, tek bir kilimi, tek bir tahtası olmayan bomboş bu topraklarda neyi yokedeceksiniz. İçi kıvıl kıvıl kurt kaynayan bir köpek leşi dahi bulunmayan bu mekanları neden cezalandıracaksınız? Borsanın düşüşün& uuml; önlemek için, birkaç nükleer deneme!

Nükleer av başlıyor. Yamaçlardan akan sular. Sevimli birkaç küçük ot. Metal şatolar uçuyor derin göklerde. Kırmızı yanaklı sümüklü çocukların gözlerine anneler sürme çekmiş, peçe altında görünmeyen kendi gözlerini anlatmak için. Yıldızlarda saklanmış efsane yaratıklar gibi bombalar. Dilini yutmuş sert kayalar. Dilini yutmuş toz toprak. Alevden gazlar uğursuzca solukları kesecek. Gün doğduğunda keyifle gezinecek kameralar. "Aklımızdan hiç çıkmayacak" diye haber geçecek muhabirler, hiç ürpermeyen insan türleri. Cana, ota, böceğe kıyanların ekranları, yine İslamabad'dan bildirecek. Ki, onlar yıllar boyu, fotoğrafçısı, dağcısı, belgeselcisi, Tanrı misafiriyim diye bir fotoğraf çekme eğlencesiyle kaç bin kez konakladığı o köylerde. Şimdi, buz gibi esen sessiz bir yel. Zehirden bir yağmur, biberden bir duman taşıyacak. Cam kırıkları gibi hava takılacak gırtlaklarına. Hızla yayılan alevli gazın sıcaklığı önce gözleri patlatacak. Ömrü duayla geçmiş, birkaç keçisinin başında yün büken Afganlı bir ihtiyar. Eski halıların yıpranmış uzamış püskül telleri gibi sakalları, salyangoz kabuğu gibi burun deliklerine asitli su gibi dökülecek hava. Amerikan tşörtleri giymediği için yakılarak cezalandırılacak. Şok boğulma! Hani şakır şakır ağlayacak zamanı kalabilseydi. Az önce yusufcuk böceğiyle oynamış çocuk, büyülü gözleriyle tesbih gibi toparlanmış böceğin nasıl da çabucak tehlike anında gizlendiğini meraklı gözlerle izlemişti, neye baksa kan kırmızı bir fırtına, bunun adı: Din savaşı! Çiçeklerin havalanmadığı, ilkbaharın hiç yaşanmadığı, Tanrıların terkettiği o bomboş dağ yamaçlarında, elleri hiç okşanmamış çocuklar "din savaşı yüzünden yokedilecek!" Bu azmanlar, bu canavarlar, bu vampirler, bu frankeştaynlar her defasında bir bahane bulabilmek için şehirlerinin her bir yakasına onbinlerce üniversite açtılar! Ah Tanrım keşke burda olsaydın!

Biz, bağrından çıktığımız doğuyu, doğulu halkları terk etmedik. Terketseydik, bayram, ölüm, tören gibi arada bir uğrardık hemşerilerimizin yanına. Biz, kendimizi doğu topraklarından koparttık. Sanki hiç olmamış gibi, büsbütün yitirdik. Doğu defterini ebediyyen kapattık. Doğulu hemşerilerimiz de bizi yanlış anlamasın, batıya karar verdiğimizde otomobil, telgraf dahi icad edilmemişti. Bize heveslenen doğulu kardeşlerimiz de gizlice ve sırayla çıkmaya başladılar evlerinden, ama yalnız parası, petrolü olanlar çocuklarını okutabildiler, o kadar. Üzerinde binyıl seviştiğimiz İran halısını, Türk kilimini sudan ucuz satlığa çıkarttık.

Batı kültürün&u uml; ideal edindik, batılı kadınların ağzını sevdik, o tatlı ağız aklımızı aldı. Yüzelli yıldır küçük bir kamıştan yapılan kavalla piyano arasında her tartışmaya girdik. Artık o bin hatıralı geçmiş gecelere dönüş de yok! Bodoslama, hiçbir şey bilmeden belirsizliğe doğru gidenler, "kadere kırkbeş" der, kadere kırkbeş atıldık batıya. Hititler'den serviliklere kadar, bu en güzel mezarlıklardan korkup kaderimizden kaçıverdik. Temiz bir sayfa açmak için. Kültür ve siyasi tarihimizin en büyük yanlışı, en vahim suçunu işledik. Aynı kültür coğrafyasından, aynı tarihten beslendiğimiz, aynı bedende can olduğumuz Pakistan, Irak, Suriye, İran, Tunus, Fas gibi toprak parçalarına bir daha dönüp bakmadık. Tarihin kanlı hışmına uğramış bu eski avlulara bir daha girmedik. Duaları afyon gibi bu eski ve kızgın yoksulluktan utandık. Müzikal melekler gelip bizi kurtaracaktı. Çok sesli müziğin enstrümanları tuhaf boruların seslerini, işte sevgilimiz bizi çağırıyor aşkıyla, marşıyla dinledik. Yalnız sivrisineklerin soktuğu bu yoksulluğu, bizden sonra Yahudiler ısırdı, batılılar bu toprakları sömürdü, kullandı, oynadı. Bize iyilikler getirecek bilim, batılılar buralara tıp, sanat, hukuk öğretmek için gönüllü misyonerler de yolladı. Doğu dipsiz bir uçurumdu. Gül yağını bırakıp parfüme koştuk, muhabbeti bırakıp tartışmaya girdik. Türk aydınları yemin etmiş gibi bu topraklara bir daha bakmadı. Doğu, geçmiş loş uçurumlarmış gibi, bu toprakların çocuklarına ülkemizde bir üniversite açıp davet bile etmedik. Büyük bir sahipsizlik ve yoksulluk kayasında altında iniltilerine, kuşkularına, türkülerine değer vermedik! Türk aydınlarının bu esrarlı topraklarda anlatacağı çok şey vardı. Türkiye kendine ölümsüz bir şafak istiyorsa siyasi, kültürel bir varlık olarak yaşamak için bu topraklara mutlaka insani ve evrensel nedenlerle koşmalıydı. Yeni dünyanın ilahlarının emirlerine uyduk. Modern giyinmek, modern gezinmek gibi küçük tatlı ihtiraslarımız oldu. Batılılaşmayı batıya yalvarıp yakarma sandık. Doğu topraklarında acilen iki yöne koştuk. Biri ırkçı-siyasi nedenlerle Orta-Asya'ya.. Yitik bir zamanı aradık. Aşkımızı söyledik. Bizden daha kurnaz kardeşlerimiz ağlayan yüzümüze Manas destanı okuyup bizi geri yolladı. Diğeri, islami ideolojik sebeplerle islam ülkelerine koştuk. Bu ihtiyar sakallı gençler kapkara bir mum gibi kapkara ülkeler kurmuş, kapkara cinayetler işliyordu. Artık sokulgan değildik. Sesimiz seslerine benzemiyordu. Ateş yıldızı gibi gözleri hala duruyordu ama herbirinin ceplerinde bombalar gizliydi. Zaten biz de, sırf insanlık için, ya da sırf Allah rızası için bu toprakların çocuklarına ayrım gözetmeksizin koşacak aydınlardan, kültürden, zihniyetten yoksunduk. Bizimle ilgili ne varsa unutmuşlardı. Evrensel dediğimiz her şey sanki batıdaymış gibi algıladı Türk aydını. İşin kötüsü çok da yaralıydık. Bu komşularımız, kardeşlerimiz, bizimle aynı evrende, aynı acılar içinde yaşamıyorlarmış gibi davrandık. Asırlardır altından nallarıyla dörtnala geçtiğimiz o topraklarda elimizde ne dizgin kaldı, ne üzengi! Bir büyük bahane de biz bulduk, I.Dünya Savaşı'nda arkamızdan vurdular bizi, ebediyyen kilitledik doğu kapılarını. Sevgili sultanların hükmü altında tek bir güzel günümüz de mi yoktu? Artık suları çoktan uyumuş, güneşi çoktan donmuş bu topraklardan iğrenmeye başladık. Şimdi, dün bizi vuranlarla kolkola, biz onları vuruyoruz. Ve çocuklarımız hiçbir şey bilip anlamadan tatlı tatlı seyrediyorlar kardeşlerimizi vurduğumuz bu ekranları. Geçmişin o bayram günlerinden bir el sıkışması dahi kalmadı anımızda, yüzyılların uğultusu kovdu bizi doğup büyüdüğ&u uml;müz tarihten!

Bir tarih, bir evrensel bir insanlık derdimiz olsaydı, bize en yakın dünya acıları içinde bu kardeşlerimize koşardık. Batı bizi nasıl sarhoş etti ki o eski mutlu şehirlerimize bir gün olsun gitmedik. Ahlaksız, ruhsuz, karaktersiz aydınlarımızın ne bir makalesini, ne bir şiirini , ne bir konuşmasını duyduk, doğunun hala mahmur hala derin uykusunu bize anlatan. O mahzun ceylan gözlü kızları coğrafya dergilerinin fotoğrafçıların a terk ettik. Lağım, kolera, açlık, ışık hızıyla çoğalan nüfus, tabutsuz ölüler, korkunç yakarmalar, bir mahallede bir milyon kalabalık ve hepsi çöp evlere, hepsi karanlığa hepsi pisliğe gömülmüş kardeşlerimizi suskunlukla seyrettik. Aman bize bulaşmasınlar, aman düşündükl erimi duymasınlar diye, kapkara zindanlarda yalnız bıraktık. Bizim de elimizi atacağımız, hukuk, siyaset, sanat konuşacağımız ülkeler yok muydu? O muamma dolu semavi koşuyu, orda bıraktık. Ne kadar derdimiz varsa Avrupa'ya sürdük, kendi siyasetimizi, kendi ekonomimizi, el açıp Batı'ya dilendik. Çözün sorunlarımızı, yardım edin bize diye batının kapısında köpekten beter ağladık. Şimdi, ortada kalakaldık, çırılçıp lağız. Duygusuz gözlerimizden kalbimize tek damla gözyaşı inmedi! Ey rüzgar, git ve pişman olduğumuzu söyle adını unuttuğumuz o ülkelere, adını unuttuğumuz o eski gecelerin mutlu şehirlerine! Ey rüzgar, söyle onlara ne uzun bir acıdır bu, tükenmek bilmiyor! Aşk kelimesini, mecnun kelimesini öğrendiğimiz o topraklarda kıyılan, yok edilen insanlar umurumuzda değil artık! Kara peçeler de giysen, uzun eteklerde giysen, yağlı, kirli, sakallarla çirkinleşse de yüzün, sen benim asırlardır aynı kilim üstünde kıvrılıp yattığım kardeşimsin diyecek tek bir aydın kalmadı. Sırf senin şairlerinin ustalaştırdığı bir kederle sana koşacak, gönüllü koşacak, gönlünü verecek tek bir kültür adamı, tek bir yazar kalmadı. Ey rüzgar, git söyle onlara yüzyıl burada edebiyat, kültür değil, ihanet planladık.

Ebedi bir küslükle arkamızı döndük doğu'ya. Ve şimdi, üslerimiz, askerlerimiz, bizim çocuklarımız, bizim işbirliğimizle Amerika'yla başbaşa bu toprak parçalarını nükleer temizlikten geçirmek için, doğulu halkların karşısına dikildik. Batı kültürün&u uml; ruhen benimsemiş olabiliriz. Ruhen, islamcılık, kıyafetleri, siyasetleri, diktatörlerinden iğreniyor olabiliriz. Ama buralara, kahpelikle, pezevenkce, nükleer bomba taşıyıcılığından başka yapacak, söyleyecek insanlık görevimiz yok muydu? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Doğup büyüdüğ&u uml;müz aynı şairler, aynı geçmiş, aynı hikayelerin topraklarına elin gavuruyla bir olmuş bombalamaya koşuyorsun! CNN'deki Afganlı, Pakistanlı müslüman görüntüler inden çok mu tiksindin! İnfilak edecek olan Yunus Emre'dir, Muhammed İkbal'dir. Mustafa Kemaldir, Cinnah'tır! Sen ne yapıyorsun Türkiye! Ne çabuk unuttun, 1914 yılında batı basınında bizim de aynı resimlerimiz aynı vahşi çirkinlikte yayınlanıyordu. Bu düşmanların aynıları, aynı sebeplerle 1914'de bizim topraklarımıza aynı silahlarla girdiler! Irak topraklarında, Yemen'de bugün çıkan petrol kadar kan döktük biz! Kağnılarla savaştık deyip ağlıyoruz, mermi taşıyan kadın resimlerini hala paralarımıza basıyoruz. Ballı meyvelerini kim yedi bu kanlı coğrafyanın. Görmüyor musun, kaç yıldır İran, Irak sınırından ülkemize gizlice girmek isteyen mültecileri tarayarak öldürüyoru z, basın suskun, kimsecikler duymuyor. Ağrı, Van illerimizde mülteci sayısı on binleri buluyor. Her savaş yüz bin, milyon mülteci demek, sınır karakolunda hepsini yine makineli tüfekle tarayacak mısın? Sen ne yapıyorsun Türkiye! Hangi uygarlığa koşarsan, hangi uluslararası pakta koşarsan koş, bu kardeş ölülerinin sesleri ardından gelmeyecek mi? Alnımıza derin bir kahpelik yarası açıyorsun Türkiye! Ebedi bir azap içine sürüklüyor sun çocuklarını. Kendi ülkemizin köylerine gönderecek doktor bulamıyoruz, oralara nasıl gönderelim, diye küstah bir yalanla kendini kandırıyorsan, Kurtuluş Savaşı'nı bir daha düşün. Bir zafer değildi, I.Dünya Savaşı'yla birlikte bir imha hareketiydi, bir imhadan geçirildik. Şimdi aynı topraklarda 1914 yılında trenlerimizle süvarilerimizle, genç doktorlarımızla cepheden cepheye koşuyorduk. Bu savaşlar yok etti bizi, tarihten silindik. Dağlarımızda bir topal eşşek, Ankara'mızda bir sağır İsmet kaldı. Hukukumuzu, siyasetimizi, ekonomimizi kuracak işletecek aydın kadroları cephelerde bir mezar küreğiyle orda bıraktık. I.Dünya savaşı ve kurtuluş savaşının yıkımıyla yüzyıldır toparlanamıyoruz, yüzyıldır başımızı kaşıyamıyoruz. Dünya tarihinin en cani soyguncuları, bankacıları, gazetecileri nereden türedi sanıyorsun. Sahipsiz bu ülkeyi yağmalamaktan zevk alan bu bankacıları hangi şartlar, kimler doğurttu. Çıtları çıkmayan, hepsi kör bir uykuya dalmış bu aydınları kim büyüttü sanıyorsunuz. Sadece Kerkük topraklarımızda kalsaydı, Diyarbakır değil doğu'nun Avrupa'nın en parlak şehri olmaz mıydı? Kafkasya'da, Süveyş'te, Yemen çöllerinde bizi imha edenler, şimdi yine kaldıkları yerden saldırıyorlar. Sen ne yapıyorsun Türkiye? Bizi de 1914'de öldürülebi lir halklar, öldürülebi lir insanlar kategorisine sokup hiçbir çığlığımıza batıdan kimse cevap vermedi. Koma haline girdi kültürüm&u uml;z. Beynimiz süresiz bir ölüm yaşadı. Bu yüzden hala nerden başlayacağımızı şaşırdık. Hangi kültürün içinden geldiğimizi karıştırdık. Türkümüz&u uml;, şarkımızı unuttuk, yasakladık. Bir yüzyıl bu imha hareketinin sonuçlarıyla kendi içimizde birbirimizi yedik. Kuzey Afrika'yı, Orta-doğu'yu bir midyenin içini yer gibi elimizden alıp lüp diye yutuverdiler! Bu olup biten savaş bizim maceramızdan birşey hatırlatmıyor mu sana! Biz imha edilirken burada, arkamızdan sadece Pakistan para toplayıp göndermedi mi Mustafa Kemal'e. Sen ne yapıyorsun Türkiye! Amerikan bombaları Pakistan'a düşerse şimdi, öldürülmen in korkunç acısı değil, hiçbir tarihin yazmadığı bir ihanetin baş suçlusu olacaksın! Sen ne yapıyorsun Türkiye? Hıristiyanlarla-Müs lümanların savaşıysa, senin hristıyanların yanında ne işin var? İyilerle kötülerin savaşıysa, senin kötülerin yanında ne işin var? Burada, yüz binlerce evladın bugünlerde oturmuş, kara kara bunları düşünüyor !

Tarih sahnesine ilk çıktığımız, İpek Yolu'na ilk düştüğüm üz günden beri, şimdi bombaladığımız o şehirlerde, unutma Türkiye, eski bir sevgilimiz vardı. Kızgın güneş altında, sıskacık bedenleriyle. Duman renkli sarıklarıyla sadece yiyecekleri kadar dilenen. Vebalı gibi tirtir titreyerek ilahiler söyleyip aşk, aşk, aşk deyip üç kıtanın dağlarında gezinen dervişlerimiz, erenlerimiz, abdallarımız vardı, aynı aşkın çocuklarıydık biz.Dünyanın en güzel kalpli bu dervişlerin çocukları! Bu aşkı kim bitirdi?

nihatg@leman.com.tr    & nbsp;   &n bsp;  Nihat Genç

0 Comments
 
NİHAT GENÇ ŞEREF VE ONUR=HÜKÜMET VE TAYYİP yorumu
02.29.08 (1:31 am)   [edit]

NİHAT GENÇ ŞEREF VE ONUR=HÜKÜMET VE TAYYİP

YAZAR NİHAT GENÇ 09.11.2007 SKY TÜRK NE VAR NE YOK PROGRAMINDA ONURLU VE ŞEREFLİ CUMHURİYETİ KARSISINDA DA SU ANKI HUKUMET VE R.T. ERDOĞANI YORUMLADI ne var ne yok programında. sky turk. cemaatler said nur nursi fetullah hoca imam akp tayyip kimdir. biz kac kişiyiz

3 Comments
 
NİHAT GENÇ- HÖDÜK BÖCEK SÜRÜLERİ - ne var ne yok yorum
02.29.08 (1:09 am)   [edit]

25.01.2008 SKY TÜRK NE VAR NE YOK PROGRAMI.

nihat genc , sky turk, kose yazisi makale, fikra, komur yardımı, akp, cetin altan, başörtüsü, kanal7, mehmet barlas, nazlı ılıcak ,fehmi koru

0 Comments
 
Nihat Genc - Kapitalizme Yumruk Atmak Elimizde
02.29.08 (12:22 am)   [edit]
Photobucket Dünyanın gerçek kara delikleri, karanlık bölgeleri, insanlığın emeğini, kazancını çalan 150-200 Amerikan şirketidir!

Amerika hem iktisadi sisteminin hem de tek, küresel bir imparatorluğa dayalı siyasal sisteminin doğru, gerçek, kaçınılmaz olduğunu söylüyor! Bu iki çift laf, dünyanın en büyük yalanı olarak büyük tepkiler görüyor! Kısa vadede Amerika’nın askeri gücüne karşı yapabileceklerimiz sınırlı, ama uzun vadede hem askeri hem de iktisadi olarak bu topraklardan pıllarını pırtlarını alıp kaçmak zorunda kalacaklar!

Nasıl?

Amerika, kapitalizmden, sömürüden, kölelikten başka alternatif yoktur diyor. Vardır. Adı da ekonomidir. Ekonomi ile kapitalizmi ayırıyoruz. Çünkü bir disiplin, bir bilim dalı, bir hayat döngüsü biçimi olarak ekonomi ile kapitalizmi sömürü ve yıkım getiren işleyişi farklı şeylerdir.

KATLİAMCI, SAVAŞÇI, YIKICI ŞİRKETLER

Amerika’nın kapitalizm dediği, 150-200 şirketin dünyayı istilasıdır. Bizim ekonomi dediğimiz, dünyayı çekip çevirecek, alınterine, titizliğe, ahlaka, paylaşmaya, helal kazanca dair işleyiştir.

150-200 şirketli bu sistem, dünyanın en büyük hava ve kara gücüyle kendini kabul ettirmek istiyor. Topyekün bir savaşı göze alarak ve ölümüne bir mücadeleyle bunun karşısında olacağız!!!

Amerika diyor ki, “İran, Irak, Suriye, Afganistan dünyanın kara delikleridir.” Hayır. Dünyanın gerçek kara delikleri, karanlık bölgeleri, insanlığın emeğini, kazancını çalan bu 150-200 şirkettir. Onların gizli, entrika dolu, zifiri karanlık işleridir. Onların Firavunlaşmasıdır.

Dünya serveti ve hazinelerini bu 150-200 şirket ele geçirdi. Bu şirketlerin her biri, onlarca Afrika ve Ortadoğu devletinden daha zengin! Hepsinde ihtilaller yapacak, soykırımlar yapacak, iç savaşlar çıkaracak, katliamlar yapacak büyük, siyasi, gizli kudret ve güç var.

PENTAGON: SİLAHLI ŞİRKET SÖZCÜSÜ

Acilen, bu şirketlerin kurumsal yapılarını sorgulamalı, binlerce yazı yazmalıyız. Bilimsel makalelerle, ciddi analizlerle, sıkı eleştirilerle bu şirketlerin üstüne yürümeliyiz.

Pentagon’un, Beyaz Saray’ın tüm dünyaya ilan ettiği savaşın asıl gerekçesi bu şirketlerdir. Bize “Başka ekonomi modeli yok, başka özgürlük yok, başka hayat yok” diyorlar, “tek model budur, herkes diz çöküp bunu kabul edecek, tüm insanlık boyun eğecek, benim borum ötecek, benim kurallarım geçecek” diyorlar. “Şu anda hepinizin evinin yanındayım, kuralları çiğneyenleri çevirip, sıkıştırıp, öldürerek yok edeceğim” diyorlar!

Halbuki bizim bu topraklarda bin yıldır uyguladığımız bir ekonomik düzen vardır.

Onların sisteminde, bir tek şirket hem turizm yapacak, hem madencilik, hem su satacak, hem meşrubat işine girecek, ve aynı insan üçbeş büyük TV.’nin sahibi olacak... Modelleri bu.

EKONOMİK DÖNGÜ, HAYATİ DENGE

Bizim modelimiz ise şu: Bütün bu işlerin her birini ayrı ayrı insanlar yapacak. Bu işler binlerce patrona dağılacak.

Böylece üretim süreçleri insani, doğal, heyecanlı, neşeli, hakiki, bereketli hale gelecek. Tıpkı bin yıldır Abbasi, Emevi, Osmanlı medeniyetlerinde olduğu gibi.

Ekonomik güç bir tek adamın elinde toplanınca, siyasi güç de onun eline geçer. Savaşları da o yönetir. Binlerce insanın ayrı ayrı kendi işine sahip olması halinde demokrasi işlerlik kazanabilir. Herkesin fikri, oyu, görüşü, dikkate alınır, hayat dengeli bir biçimde akar...

İSLAM NE DİYOR?

Bir tek insan kontrol edemeyeceği büyüklükte şirketlerin sahibi niye olur? Neden olsun? Bir tek insan kontrol edemeyeceği büyüklükte servetin sahibi niye olur? Neden olsun? Okumuş, tahsil görmüş, bilgili, genç, enerjik milyonlarca insan neden uzaklardaki, karanlıktaki bir patronun hizmetinde çalışsın?

Bizim yaşama formülümüz, paranın insanı boğan, öldüren, çıldırtan bir yaratık haline gelmesine izin vermez. İslam’ın ekonomi düzeni de budur. Yıllarca faizsiz bankacılık tartışıldı. Bunlar saçmalıktan başka bir şey değil. Ahlaksız ekonomi olmaz. Paylaşım esasına dayanmayan her yöneliş bizi Amerikan köpeği, kapitalizmin kölesi durumuna düşürür!

Ben bunları uydurmuyorum. Babalarımızın yaptığı işi söylüyorum. Şam’ın şekeri ağzımızın tadıdır, Arab’ın yüzü bizim aynadaki yüzümüzdür. Patron olacaksa ustası olduğu işin patronu olacak, diyorum.

Amerika’nın katliamlarına, canavarlığına direnmek, hakiki Amerikan karşıtlığı bu ekonomik meseleyi çözebilmekle mümkündür. Başka da çaremiz yoktur.
0 Comments
 
Nihat Genç TGRT'nin Murdoch'a satılışını yorumladı! - ne var ne yok sky turk
02.28.08 (7:14 am)   [edit]

TGRT kanalı Rupert Murdoch'a ait Newscorp şirketine satıldı. 28 Temmuz akşamı Skytürk'te konuşan Nihat Genç bu satışı çok sert sözlerle yorumladı! Ne var ne yok programında Nihat Genc.

cemaatler akp laiklik özgürlük türkiye murdoch aydın dogan reha muhtar seda sayan

0 Comments
 
Nihat Genç: "Bu medyanın büyüttüğü topa tüfeğe inanmayın" ne var ne yok
02.23.08 (1:58 am)   [edit]

Nihat Genç, 18 Ağustos 2006 akşamı Skyturk'teki konuşmasında Hizbullah'ın İsrail'e attığı tokadı yorumladı. İsrail'in topuna tüfeğine karşı Hizbullah'ın topu insanlıktı, kardeşlikti, dayanışmaydı, dedi. Ve, İsrail kazansaydı Türk medyasının ne yapacağını anlattı!

nihat   genc   israil   israel   lebanon   lübnan   turkey   Türkiye   hizbullah   hezbollah   media   medya   gazeteler  

ne var ne yok
0 Comments
 
NİHAT GENÇ NAZLI ILICAK'A NE TEKLİF ETTİ
02.17.08 (1:41 pm)   [edit]
NİHAT GENÇ NAZLI ILICAK'A NE TEKLİF ETTİ nazli ilicak ne var ne yok akp akepe tayyip
0 Comments
 
NİHAT GENÇ AÇIK KALAN MİKROFON (UNAKITAN) bakan hakkinda yorumu
02.17.08 (1:38 pm)   [edit]
NİHAT GENÇ AÇIK KALAN MİKROFON (UNAKITAN) bakan hakkinda yorumu
0 Comments
 
NİHAT GENÇ FETHULLAH HOCANIN CENAZESİ BU ÜLKEYE GELEMEZ
02.17.08 (1:32 pm)   [edit]
NİHAT GENÇ FETHULLAH HOCANIN CENAZESİ BU ÜLKEYE GELEMEZ Ne var ne yok fetullah, fetullah gulen nihat genc
0 Comments
 
Nihat Genç in Fetullah Gülen ve Reha muhtar yorumu video
01.16.08 (4:28 am)   [edit]

Nihat Genç in Fetullah Gülen ve Reha muhtar yorumu,

 

 

 

 

cemaat, cemaatçi, stv samanyolu, feto, fetullahçi, fetullah, reha, muhtar, reha muhtar, nihat genç yorumöu video

3 Comments
 
Uğur Mumcu'nun bir panelde yaptığı Köy Enstitüleri ile ilgili konuşması
01.16.08 (4:23 am)   [edit]
Uğur Mumcu'nun bir panelde yaptığı Köy Enstitüleri ile ilgili konuşması video ugur mumcu , video, devrim, sehit, koy enstitüleri, akp, tayyip, said nur nursi nurcu
1 Comments
 
Nihat Genç : Araplar İnsan Değil mi ( makale yazi, köşe yazısı )
01.16.08 (1:49 am)   [edit]
SKY Türk TV’de haftalık konuşmalar yapıyorum, geçtiğimiz haftalarda izlenme oranları geldi. Neye uğradığımızı şaşırdık, çünkü, olağanüstü yüksek rakamlar çıktı. Benzer programların bir/iki/beş katı değil, elli kat büyük izlenme oranı.

Nihayetinde bir yazar konuşuyor. Ve bir eğlence programı ya da bir dizi değil. Bu olağanüstü izlenme oranının sebebi nedir? İlerki yazılarımda bunu da tartışırız.

Ancak, birşey dikkatimi çekti. Leman Dergisi’nde yazdığım on beş yıla varan maceram içinde kitaplarımın çoğunun on baskıyı geçtiği halde çok satanlar listesinde yer almadığını sıkça şikayet etmişimdir. Şimdi aynı şey ekranda oluyor. Bu kadar yüksek ve görülmemiş izlenme oranı ortada.

Buna rağmen medyanın ekranlarla ilgilenen köşelerinde ses yok. Ekranları değerlendiren onlarca köşe yazarı yine bu yüksek izlenme oranlarını görmezden geliyor. Yani değişen birşey yok. Kitap yazıyor yüz binlere ulaşıyorsun sansürlüyorlar, ekranlarda yüksek izlenme oranlarına ulaşıyorsun, yine yok sayıyorlar.

Anlaşılan o ki, medyanın köşeleri bu sansürünü, sessizliğini, yok saymasını sürdürdük& ccedil;e izlenme oranlarımız katlanıyor.

Medyanın benim yazı görüşlerimi sansürleme, boğma, yok sayma girişiminin tarihi uzundur ve sebepleri ortadadır. On beş yıl aralıksız bu sütundan dövdüm onları. Ancak beni boğamadılar. Konuşmalarımı ve yazılarımı bu anlamlı yok saymalarına rağmen en yüksek tepeden sürdürüyor um. Allah bizi utandırmasın.

Neyse. Her hafta Ne Var Ne Yok programına çıkıyorum ve SKY TV’nin editörü Serdar Akinen sorular soruyor. Bazen söylediklerime ben de inanamıyorum. Serdar Akinen henüz tek bir cümlemi sansürlemiş değil. Ne söylüyorsak aynen yayına giriyor. Ama bazen ekrandan söylenmeyecek şeyler de sansürsüz izleyiciye ulaşıyor.

Şöyle. Geçtiğimiz haftalarda Serdar Akinan yine beni karşısına aldı. PKK terörü, Kuzey Irak, ortam gergin, linç, taşlama, saldırılar deyip... “Türkiye nereye gidiyor?” diye sordu.. Bakın, dedim, bu soruya ancak bir Temel fıkrasıyla cevap verebilirim dedim.. Ve aşağıdaki fıkrayı ekrandan anlattım..

Temel doksan yaşına gelmiş ve eşi Fadime’ye dönüp, yahu Fadime biz o işten yapmayalı çok oldu.. Fadime, vallahi otuz yılı geçiyor ne yapıyorduk ben de unuttum. Gel bir bakalım.. Temel Fadime’nin yanına sokulmuş. Ve birdenbire bir titreme tutmuş, Temel’de içten gelen bir sarsıntı.. Fadime korkmuş. Temel ölüyor mu? “Ne oluyor Temel niye böyle ölecek gibi titriyorsun?”.. Temel: “Vallahi Fadime ben de bana ne olduğunu bilmiyorum. Ya geliyrim, ya gidiyrim...”

Sonra Serdar’a dönüp, Türkiye’nin nereye gittiğini ancak böyle cevaplayabilirim, ya geliyruk, ya gidiyrik..

Bu fıkra yayınlandı ancak anlattığımız her fıkra yayınlanmıyor. Tabii ki yayınlanmaz, ağır müstehcen.. Şimdi yayınlanmayan fıkrayı burada anlatayım. Serdar Akinan, Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin getirdiği/götü rdükleri nelerdir diye sordu..

Cevabım yine bir fıkraydı. Temel ve beş arkadaşı yolda yürürken bir fahişe görmüşler. Ancak beş kişiler, kız ise tek kişi. Ne yapalım demişler. Kızı yatağa atar lambaları söndürür&u uml;z, demişler. Ve beş kişi kızı yatağa atmışlar..

Ancak bir kaç dakika aralıklarla Temel’den bir bağırtı geliyor, Temel: “Yahu durun uşaklar..” Bir kaç dakika geçiyor, Temel: “Yahu durun uşaklar”.. Temel sonunda dayanamamış yakmış lambayı: “Yahu uşaklar, durun yahu, tuttuğumuz bir tane meme, yediğimiz on tane .arak..”

Tabii bu fıkraların ekrandan yayınlanma şansı yok. Bu yüzden ailevi fıkralar anlatabilmeliyiz.

AB, AB diye kudurmuş yazarlarımızın yanısıra bir de AB uzmanı, AB analisti, gibi falan, AB vakfı yöneticisi gibi yerlerden maaş alanlar var. İnsan denen yaratık Avrupalılar’ın ettiği bu kadar ağır, küstah lafları kaldırır mı, yer mi? Bunların yüzleri bile kızarmıyor. Annemin bir lafını unutmam. Mutfakta hamsiler unlanmış tavada kızartılıyor. Ben de balıkların solucanlarını kurcalıyor, oynuyorum. Anneme: “Anne, bu hamsilerin beyinleri var mı, varsa nerde?” diyorum.. Annem: “Oğlum beyinleri olsaydı, şimdi tavada olurlar mıydı?”..

Ancak kabul edelim ki bu uzman, analist, vakıf yöneticisi gibi herifler zeki adamlar. Bir Avrupa Birliği gargarasına lafı getirip maaş alıyorlar, ekranda şekil oluyorlar, büyük adamlar gibi konuşuyorlar, daha ne olsun...

Üstelik siz karşılarına çıkıp ne kadar ciddi laf söyleseniz, sizi yok sayarlar, aşağılarlar, cehaletle suçlarlar. Böyle de .ötümün kenarı herifler. Şimdi Avrupa Birliği’nin aşağılayıcı laflarını gördüler, yani, analarının .mını gördüler, ama hala oydu buydu şuydu diye küstahca laflarını sürdürüyor lar..

Aklıma bir hikaye geldi, bir sömürgecilik deneyimi, İngilizler, Hindistan’da sömürgecilikler ini savunacak Hindu yazarlar yetiştirmek ister. Tartışma şudur, İngiliz tezlerini İngilizce mi yoksa Hinduca mı anlatalım.

Bu ciddi bir sıkıntıdır. Çünkü milyonlar Hinduca biliyor.. İngilizce anlatmaları için yazarların beş/on yılını İngilizceye vermeleri gerekiyor, yani zaman kaybı.. Sonunda şu neticede anlaşırlar. İngilizce verelim. Çünkü İngilizce öğrenmek zeki insanların işidir, zaten, biz ancak zeki insanlarla işbirliğine girebiliriz.

Üstelik Hindular, dillerinin gereği, yani dilleriyle bağlantılı geleneklerinden dolayı “ahlaktan” uzaklaşamazlar.. Ahlaktan uzaklaşmaları için dillerinden kopmaları lazım. Ve ahlaksız ve zeki insanlar bizimle çalışmak için milyonlar arasından elenerek yetişir..

Bu aşağılık küstah işbirlikçi heriflerin ortak özelliği budur. İşte Ermeni Konferansı’nda da ortaya fırladılar. Bu adamlara yüzlerce soru sorun hiçbirini asla cevaplamazlar. Bunlar otomatiğe bağlanmış baykuşlar gibi hep aynı şeyi size söylerler. Siz de onlara tekrar yüzlerce ayrıntılı soru sorarsınız, ama, yazılarında, konuşmalarında, köşelerinde bu sorulara bir küçük cevap asla yoktur, ama, onlar beyinlerini yıkadıkları o malum konuyu döndüre döndüre yine size sorarlar.

İşte sömürge bilimi, sömürge demokrasisi bu, onlar tek soruları hergün her şekilde ifade özgürlüğ& uuml; adı altında soracak, sizler yüzlerce ayrıntılı sorunuzdan tek birini söyleyemeyeceksiniz.. Geçelim bu zavallıları, bunları en iyi Araplar tanır!..

Araplar’ın da batıyı tanımada büyük şanssızlıkları vardı. Bizim karşımızda bu işbirlikçiler nasıl çok kötü küstah örneklerse, Araplar’n içlerinde Lübnan’daki Hristiyanlar aynısıydı.. Talihsiz Araplar Lübnan’daki Hristiyan tüccarları tanıdıkça, batıya olan endişeleri büyüdü. Çünkü Lübnan’daki Hristiyanlar (Maruniler), ki, Arap kökenlidir, ancak, müslümanları hiç sevmezler, burunları havada ve küstahca konuşurlar. Mahallelerini ayırırlar. Üstelik allem gullemli ticaretle Orta-Doğu’nun bütün kaçakçılı ğı ellerindedir. Bu hristiyanlar kendilerini Arap olmalarına rağmen ayrı bir halk olarak görür. Batının silahını alırlar, hamileri Avrupa’dır. Batıyı arkalarına alıp müslümanı dövmeye, dışlamaya, öldürmeye çalışırlar. Ki, Beyrut İç Savaşı’nda Hristiyan falanjistlerin katliamları ortadadır. Ve bu Hristiyanlar biz batılıyız, laik, çağdaş değerlere sahibiz diye de kasılırlar. Her türlü üçkağıt, tüccarlık, burnu havadalık, toplumu, coğrafyasını aşağılama onlarda..

Şimdi Araplar bu adamlara bakıp nasıl bir Avrupa, batı eğitimi, görgüsü alabilir, ya da bu adamlar üzerinden batıyı derinliğine tanıyabilirler? Araplar bunları gördükçe şok geçiriyor, bu yüzden, Araplar batılı kelimesini kullanır kullanmaz, yanında hemen “küstah” kelimesini yazarlar!.

Şimdi Lübnan’da hristiyan çocuklar güya özgürlük, güya turuncu atkılar Suriye’yi protesto ediyor. Bu gençlerden hiç birinin tüccar Hristiyan falanjist babalarının Araplar’ı yüzlerce yıldır yaptığından haberi yok.. Bazen bu Beyrutlu hristiyan çocukları İstanbul’a eğlenmeye uçakla gelirken görüyorum. İçimden onlara, henüz onaltı yaşında uçaklar dolduruyor eğlencelere koşuyorsun İstanbul’a!.. Oysa, Filistinli Arap çocukların uçağa binmesi bir hayal.. Neyse..

Son iki yüz yıllık dünya tarihinde Araplar kadar acı çeken, Araplar kadar saldırıya uğrayan, emperyalizmin Araplar kadar mağdur ettiği bir başka halk var mıdır? Araplar dünyanın üstlerine çullandığı bu son iki yüz yıllık şokun bitmesini nafile bekliyorlar.

İşte yine Irak’ta iç savaş.. Zaten on yıl önce yine Arap Saddam, Amerika’nın kendisine verdiği sözle gazla Kuveyt’i işgal etmemiş miydi? Filistin ortada. Daha on yıl önce Cezayir’de iç savaş.. Artık her biri başka telden çalan bir yığın küçük devlet. Kaddafi başka bir şey, Tunus’ta çıldırmış laik düzen başka birşey, Körfez ülkelerindeki zengin Arap şeyhleri başka bir şey, ki, Suudi Arabistan dahil hepsi şu anda Amerikan askerlerinin kontrolü altında.. Zenginlik, cehalet, terör ve saldıran İsrail, Amerika, bitmeyen işgaller..

Tarihte bu kadar acı çekmiş bir başka halk var mıdır? Körfez ülkeleri Amerikan mallarının ve zenginliğinin şaşasıyla Amerikan kültürü baskısı altında, Kuzey Afrika Fransızca’nın ve Fransız dili kullanan aydınlarının küstah laik girişimlerinin baskısı altında ve halen Irak işgal ve iç savaş yaşıyor ve Körfez ülkeleri başka tür bir işgal altında..

Bir ucundan bu büyük trajediyi anlamaya çalışalım. Emperyalizm ve sömürgeciliği tanımak istiyorsanız önce Araplar’a yaptıklarına az da olsa birkaç satır bakalım.. Bakın, 1967 Arap-İsrail savaşında Araplar tarihlerinin en ağır mağlubiyetini aldı. Yani küçüc&uu ml;k İsrail Araplar’a karşı zafer kazandı. İsrail gerçekten küçüc&uu ml;k müydü, yoksa, tüm dünyanın desteğini arkasına mı almıştı. Tüm dünya başta Amerika İsrail’in yanındaydı.. Milliyetçi/laik/so syalist ve Arap Birliği’nin heyecanlı lideri Nasır, Amerika ve Rusya karşısında bağımsız blok kurmuştu. Bu bağlantısızlığı Amerika tarafından cezalandırıldı. Fil fareye yutturuldu. Tabii Araplar’ın bu yüzyılda yetiştirdiği en büyük lider Nasır mağlup olunca hem Nasır’ın milliyetçi/moderni st/laik/kalkınmacı/sosy alist projeleri suya düştü, hem de Arap gururu kırılıp şoka girdiler.

İsrail yenilgisi Körfez’den Fas’a kadar Arap dünyasında son iki yüzyılda yaşanmış en büyük şok, hüsran, acı, trajedi oldu.. Öyle ki yıllarca kimsenin ağzını bıçak açmadı. Arap tarihinin belki de en büyük dönüm noktası bu yenilgi oldu, çünkü, herkes, bu mağlubiyetin ardındaki sebepleri, felsefi, sosyal, siyasi olarak tartışıp, Araplar’ın dünya tarihindeki bütün geçmişini geleceğini acımasızca masaya yatırdı..

Araplar’ın dini, dili, siyaseti, varlığı üzerine 1967’den sonra Arap alimlerince yapılmış tartışmaların yekünü inanılmaz büyüktür. Tarihleri sömürge yönetimleriyle geçen Araplar felsefi bir çıkış aradı. Dini çıkış aradı, laik çıkış aradı. Akılla çıkış aradı. “Birlik”le çıkış aradı, milliyetçilikle çıkış aradı, terörle çıkış aradı, şeriatla çıkış aradı..Araplar bu büyük hüsrandan hala çıkış arıyor!..

Milliyetçi, liberal, İslami, batıcı, Marksist her Arap, bu ağır mağlubiyeti masaya yatırdı. Bu muhteşem büyüklükte ki tartışmaları özetlemek mümkün değil, bir ucundan, belki. Bilindiği üzere 1950’li yıllarda krallıkları, yani, sömürge yönetimlerini deviren milliyetçi/laik/so syalistler Kemalizmin etkisindeydi. Baas hareketi Kemalizme benzer çıkışlar yaptı. Yani milliyetçiliğe tutundu ve halkevleri, tarım, sulama, baraj, laik okul, sanayi ve hepsini birazcık sosyalist dozuyla yapmaya girişti. Irak, Suriye, Mısır birleşti, ayrıldı.. Ancak 1950/1970 arası Araplar’ın “milliyetçi& rdquo; çağıdır.. Başında Nasır vardır.

Milliyetçi projeleri küçümsem emek lazım, ama, bu milliyetçi laik Baascı sosyalist proje bugün çoktan unutuldu..

Nasır ve Milliyetçi Baas laik hareket 1967 savaşında yenilince İslam dünyasında islamcı tezler konuşulmaya başlandı. Ve başta Selefi hareket sahneye çıktı. Suçu milliyetçi devlete yıktılar. Şeriattan başka şans yok dediler ve Peygamberin hayatındaki rehberliği istediler. Yani, tarih, kültür, geleneği dışladılar ve Asrı Saadet yüzyılına özlemle bakan bir hareket, bunun da adı: Selefiyye..

Milliyetçiler geriledi, İslamcılar büyüdü. İki tane İslam çıktı ortaya. Biri muhalif İslam, ki Selefiye hareketi, bu Selefiye, Afganistan’da başka türlü görüldü. Bedeviler’de Vahhabilik gibi göründü, Cemaati İslamiye gibi göründü, Mısır’da Müslüman Kardeşler gibi göründü. Hepsi muhalifti, hepsi İslamcı bir devlet istiyordu, hepsi milli devleti yıkmak istiyordu.

Arap filozofların İslam’ı 1967’den sonra nasıl yorumladıkları bir büyük cilt tutar, ancak, inanılmaz rahat, geniş, dünyaya açık görüşler de ortaya döküldü. Mesela Tunus, laik bir rejim, hatta, laikliği Arap topraklarında en aşırılaştırmış bir rejim. Gannuşi İslamcı bir yazar. Hapse tıkıldı. Ancak Gannuşi’nin İslam yorumları sarsıcıydı. Çünkü tüm selefi hareketi hayal kırıklığına uğratan devrimci görüşler ileri sürüyordu.. Şöyle, diktatör bir İslam devletinden daha iyidir laik devlete yaşayan İslam.. Ve Gannuşi demokrasiye, laikliğe, birlikte yaşamaya dair inanılmaz modern cevaplar verdi.. Daha nice filozoflar benzer açılımlar yaptılar.

1967’den sonra Arap filozofların İslam’ı nasıl yorumladıkları ayrı bir başlık, ancak, Avrupa’yı, batıyı nasıl yorumladıkları da çok öğretici.. Arap filozofları sağcısı, solcusu, dincisi, laiki, milliyetçisi, hepsi şu ortak görüşte anlaştı.. İki tane Avrupa var.. Birincisi: Modernite’yi temsil ediyor? Genel kültürün&u uml;zden Modernite’nin ne olduğunu söyleyelim. Modernite kavramı, aklın projesidir, batı, 16. yüzyıldan itibaren siyasi kurumları, iktisadi kurumları, fen, hastane, tıp, matematik, kaldırım, şehirleri “rasyonel bir akılla” tanzim edilmiştir.. Yani, kilise ve vahiyle değil.. Akılla..Aklın şekillendirdiği ve tüm dünyayı etkisine alan bu büyük projenin adı: Modernite’dir.

Tuhaf olan şu ki, İslamcı filozoflar, milliyetçi/laik/mo dern filozoflar gibi, “Modernite”de anlaştılar. Yani, temel insan hakları, seçim, demokrasi, aklın kurduğu devlet, sanayi, yani modern kurumların akılla tanzim edildiği bu Modernite fikrine hiçbiri karşı çıkmadı.

Ancak sonradan şehirleşmiş, modernizmi geç tanımış Bedeviler’in hali utandırıyorlardı onları. Bedevi burjuvalar. Bedevi burjuvaların akılları yok, akıldan hareketle kadın hakları, akademileri, seçimleri hiç yok, ama eşyaları modern, pahalı, lüks ve Amerikan malı. Üstelik Araplar yoksulluktan ölürken. Körfez zenginliği Arap dünyası için hep bir “utanç olmuştur”. Çünkü parayı ve zenginliği kullanamama, akılla, fikirle hayata sokamamak onlar için Araplar’ın beceriksizliği ve cahilliğini gösteriyordu.

Araplar bir şekilde hep dünyanın gündemindeydi, işte petrol şeyhleri 70’li yıllarda petrol ambargosuyla dünyanın gidişatını değiştirmişti. Şimdi Amerika’daki en büyük yabancı para yine onlarda ve şimdi de petrolleriyle dünyanın gündemindeler. 1950/1970 arası Nasır’ın milliyetçi/laik/Ba ascı günleri de öyleydi. Nasır Rusya ve Amerika karşısında büyük bir bağlantısızlar gücünün başındaydı, Nehru ve Tito’yal bağlantısızlar hareketi dünyanın gündeminde baş sayfadaydı.

Ve en önemlisi, 70’li yıllarda milliyetçi/Baas güç kaybedip ortaya diktatör, despot Saddamlar, Hafız Esadlar çıkınca yine gündemde onlar vardı. Ve bu laik/milliyetçi düzene isyan eden Selefi müslüman hareket 90’lı yıllarda harekete geçince yine tüm dünya onları konuşuyordu.

Şu sahneye bakın, diyelim 1990’lı yıllarda Mısır’ın yoksul bir semtinde doğmuş bir müslüman çocuğun hayat hikayesine bakalım. Körfez’e çalışmaya gidiyor, yüzbinlerce Arap gibi. Burdaki aşırı refah kafasını karıştırıyor. Araplar’ın adam olmayacağı fikri kafasına kazılıyor. Ama aynı zamanda bağlı bulunduğu ideolojik Selefi hareket bir şekilde Suud zenginlerinden para yardımı alıyor. Ve bu çocuk Filistin’e savaşa gidiyor ve bu çocuk Mısır’da kendi ülkesinde laik devlete karşı hücre savaşı veriyor ve bu çocuk Cezayir’deki iç savaşa koşup taraf oluyor ve bu çocuk Afganistan’a koşup savaşıyor ve bu çocuk Bosna’ya koşup savaşıyor ve bu çocuk Paris’te, Londra’da müslüman radyolar kurup müslüman gazeteler çıkarıyor.. Ve bu çocuk 11 Eylül İkiz Kulelerine giden yolun en büyük kahramanı oluyor..

Mısırlı bu yoksul müslüman çocuğun dünyanın tüm coğrafyalarında verdiği bu müthiş inanılmaz savaşın sebebi neydi.. Çünkü bu çocuk “modernite”ye inanmıyordu, inanmamasının sebebi, Modernite’nin diğer yüzüydü, sömürgeci, emperyalist yüzü..

Tüm batıdışı topraklar gibi Arap dünyası da “modernite”yl e anlaşmak istedi, halklarını ve devletlerini seçime, demokrasiye, insan haklarına hazırlamak istedi. Ancak, tüm batıdışı topraklar gibi Arap dünyası da modernite’nin diğer yüzü, emperyalist, işgalci, küstah, nükleerci, İsrail destekçisi batıdan, Amerika’dan nefret etti..

İşte Mısırlı bu yoksul müslüman çocuğun savaşı sömürgecilere, emperyalistlere, işgalcilere karşı savaştı.. Yoksa, bu çocuğun eşitlikçi, bölüşümc& uuml;, demokratik, seçim, insan hakkı isteyen “modernite”ni n aydınlanmacı yüzüyle problemi yoktu. Olmadığı için aynı çocuklar ülkelerinde kurulan partilere üye oldular, sonra Türkiye’de olduğu gibi laik devlette parlementer bir kavganın tarafı oldular.. Araplar’ın batıya sorduğu en büyük soru şudur: Araplar, batılılar neden bizim despotları, diktatörleri, burjuvaları destekliyorlar ve bizim bu despotlar yüzünden demokrasiyi kurmamızı engelliyorlar..

Şu anda Araplar’ın en büyük savaşı da budur.. Avrupalılar bir yönüyle seçim, demokrasi, insan hakları diyor, diğer sahtekar yüzleriyle petrol zengini bedevi devletlerle kolkola giriyor, Saddamlar’ı destekliyorlar..

67 savaşı belki milliyetçilerin sonu oldu. Ama aradan otuz sene geçtikten sonra bugün batının sahtekar yüzü tam anlamıyla ortaya çıktı. Ve Irak’ta bugün batılılar’ın yaptığı vahşetler Araplar’ı yeniden birlik ve beraberliğe doğru götürmeye başladı.

Bu tuhaf gelişme şöyle oldu, Baas’ın laik milliyetçi sosyalistleriyle Selefi hareketin Vahhabi ya da Müslüman Kardeşler’i ya da Cemaati İslamiye örgütlerinin andlaşması asla mümkün olamazdı, ama bugün Arap topraklarında artık bu farklı görüşler kardeşçe birbirlerine sokuluyor, ortaklaşa siyasi kararlar almaya başlıyor..

Ancak, 70’li yıllardan sonra prim toplayan Selefi İslami hareket teröre kurban edildi. Amerika bu hareketi Afganistan’da Ruslar’a karşı yetiştirdi, kullandı. Suud rejimleri bu hareketi milliyetçi laik rejimleri devirmek için parayla besledi ve sonunda dünyanın şöhretli teröristleri ortaya çıktı..

Mısır’da terörist yetiştiren mahalleler devlet güçlerinin aylarca kuşatmasından sonra biraz zor teslim alınabildi. Cezayir’de iç savaş yüzbinlerce Arap kardeşin birbirini satırla doğramasına sebep oldu. Oysa Cezayir petrolü ve havagazıyla kendine yeten bir ülke ve bugün toparlanıyor gibi..

67 travmasından bambaşka travmalar da kendini gösterdi. Nasır sosyalistvari yöntemleriyle aşırı zenginliği yasaklamıştı ve yüzlerce Arap zengini denizaşırı ülkelere kaçmıştı. Nasır’ın ölümünden sonra iktidara Sedat yerleşti, Araplar’ın hiç kabullenmeyecekleri İsrail Camp David andlaşmasını imzalayarak Araplar’ın muhteşem birliği bozuldu. Mısır dışlandı. Ama Sedat ekonomik yöntemleriyle ucube bir devlet ve ucube bir millet çıkarttı ortaya.. Şöyle. Sedat Mısır’da Açık Kapı politikası izledi. Bu şu demek, yabancı sermaye her şekilde rahatlıkla ülkeye girebilir ve ülke zenginleri devletten her türlü desteği alarak alikıran başkesen gibi istedikleri yatırımları keyifle yapabilirler..

Bu, Açık Kapı’nın sonuçları hüsrandır ve dünya tarihinde eşi benzeri yoktur, çünkü, Açık Kapı yöntemiyle zenginler daha aşırı zengin, fakirler daha dipsiz bir yoksulluğun içine düştü. Böylelikle bugün Mısır’da Memlük mezarlıklarında yatan beş yüz bin/bir milyon yoksul insan ortaya çıktı, aynı mezar mahallelerin biraz uzağında bizim İstanbul Boğazı yalılarından daha lüks evler içinde yaşayan masallardaki zenginlerden daha zengin bir zengin sınıf ortaya çıktı. Yani zengin ve fakir arasındaki uçurumun büyüklüğ& uuml; inanılmazdır. Bu uçurumu gören turistlerin ülkelerine sağ salim bir zihinle dönmeleri mümkün değildir. Şimdi bu milyonların dipsiz yoksulluğu Mısır’ın kaderi gibi. Ve Araplar’ı en çok utandıran bir yoksulluk abidesi gibi ortada..

Araplar üzerine çok daha konuşuruz, ama beyinlerimiz Araplar’ı aşağılamak için düzenlenmiş haberler/medya/sinema/ede biyat yanlı bilgileriyle çoktan tıka basa dolduruldu. Dünya edebiyatını, sanatını, medyasını, yayın evlerini elinde tutan İsrail yanlıları, Araplar’ı okşayacak, savunacak tek bir filmin, kitabın yayınlanmasına asla izin vermediler. Araplar medya tarafından kıstırıldı, boğduruldu.

Oysa Araplar’ın son iki yüz yıllık tarihi yeniden okunmalıdır. Kim okuyacak? Beyinleri İsrail propagandasıyla yıkanmış aydınlar mı? Bu okumayı bağımsız özgür aydınlar yapabilir? 1970’li yıllarda tüm dünya gibi bizler de Vietnam ateşiyle kavruluyorduk, Vietnam’ın yanındaydık. Ama bugün Araplar’ın başına nükleer bombalar dünya düşüyor, Araplar’a nasılsınız diyen kalmadı içimizde? Dünya son iki yüzyılda ne kadar kalkınmış ne kadar gelişmiş ne kadar ileri gitmişse, Araplar o kadar mağdur edilmiş, o kadar öldürülm&u uml;ş, o kadar işgal edilmiş ve sömürülm&u uml;ştür.

Çünkü modernite’nin büyük projesi demokrasi Arap petrolüyle yaşamaktadır. Petrolsüz demokrasi imkansızdır. Batılılar petrolü Araplar’ı soykırımdan geçirip ellerinden alamazlarsa bir siyasi demokratik düzen kurmalarının imkanı yoktur. Öyle bir demokrasi ki, gazla çalışıyor. Bu gaz da Araplar’ın elinde ve Araplar’a demokrasi yüzü göstermeyerek onların elinden petrolü çalıyorlar. Dünyanın, dünya medyasının, dünya yazarlarının Araplar’a bakışı hiçbir zaman insani olmamıştır. Bu petrol soygunu tüm dünya tarihinin en büyük soygunudur. Ne kızılderililer ne Çinliler ne Hintliler sömürü, işgal dönemlerinde bu kadar ağır aşağılanıp kitlelerce yokedilmediler..

Petrol zenginlerini yetiştiren ortaya çıkaran Amerika’dır, onların petrollerini su gibi içtikleri için onlara demokrasiden hiç söz etmemektedir. Petrol zenginlerinin Amerikan mallarıyla zevk sefa içinde uyuşturulmasına en çok utanan Araplar’dır. Bu zengin burjuva bedevilerin refah lüks fotoğraflarıyla tüm dünyada Arap imgesini aşağılayan batılılardır.

Saddam’ı yaratan yetiştiren ve Kuveyt’e yani Arap kardeşine saldırtan Amerika’dır. Talibanlar’ını yetiştiren ve Selefi hareketi bozup içinden teröristler devşirip milli devletlerin üstüne salan Amerika’dır.

Nasır’ın bağlantısızlar hareketini dünya için büyük tehlike görüp Araplar’ın bu gururlu kahramanını tarihten silen Amerika’dır, İsrail’dir. Ve Nasır’ın kalkınma projelerinin çöpe atılması ve sonra küresel holdinglerin, zenginlerin vur patlasın masallarıyla Mısır’ı talanlayıp ortaya büyük yoksulluk görüntüler ini çıkartan Batı’dır..

İsrail’in sayısı bilinmez binlerce nükleer bombasıyla elli yıl aralıksız alikıran başkesen gibi şeytan gibi Orta-Doğu’yu kan gölüne çevirten, batı’dır. Onu destekleyen Lübnanlı kaçakçı tüccar hristiyanlar da bölgede Avrupa’nın desteğiyle at oynatmaktadır.

Kuzey Afrika’da Fransız dili halen hegemonyasını sürdürmekte. Cezayir Savaşı’nda bir milyon müslüman katledildi. Ve bundan on yıl önce yeni bir Cezayir İç Savaşı’nda yüzbinler öldürüld&u uml;, sebebi, batılıların ajanlı, tuzaklı, tilkili laik devlet destekleri, seçimle işbaşına gelen müslümanları engellemek istedi. Dünya kamuoyunda müslümanlar birbirini doğruyor görüntüs&u uml; için kalleşçe provakasyonlar düzenleyip müslüman kasapları yetiştirip müslüman cemaatin üstüne saldılar..

Basra körfezi çoktan Amerika’nın eline geçti, çok yakın zamanda İran’ın bu körfezdeki hayatı sona erecek. Ve tüm dünyanın en büyük enerji koridoru ebediyyen Araplar’ın elinden alınmış olacak. Akdeniz’e açılan onlarca ülkesi olmasına rağmen Araplar’ın ekonomik ve siyasi olarak Akdeniz’de esamesi okunmamakta.

Kuzey Afrika’nın hemen içlerinde Orta Afrika ülkelerinde batı ve İsrail’in desteğiyle siyahlar müslüman Araplar’a karşı desteklenmekte ve Harfur benzerinde olduğu gibi katledilmekteler. Orta Afrika devletlerinde Araplar gittikçe azınlığa düşmekte, dünyanın her yerinde artık Arap olmak demek, fişlenmek demek. Araplar’ın düşünmesi, tartışması, demokratikleşmesi, engellenmekte, kendine gelmesi imkansız hale sokulmaktadır.

Ve şimdi Irak’ta iç savaş sürecini başlatan yine Amerika’dır. Arap’ı Arap’a kırdıran, fesat, nifak, düşmanlık toplumları eken Batı’dır. Araplar’a gün yüzü göstermeyen ve Arap coğrafyasında iki yüz yıllık sömürü ve işgalini sürdüren batı’dır.. Bu inanılmaz insanlık dramlarına rağmen batılılar Araplar’ı mağdur, mazlum gösteren tek bir fotoğraf, ya da onları koruyan tek bir film, edebiyat eseri ortaya koymamıştır.

Araplar’ı sevgiyle tartışan, Araplar’ı muhabbetle düşünen, Araplar’a kardeşçe, insanca bakan siyasetler batıda yoktur. Amerikan sağının neocon’ları çocukluk yaşlarından itibaren birer Arap düşmanı olarak yetiştirilir ve bugünkü Bush’un çevresi Araplar’dan iğrenen genç Amerikalılar tarafından dolduruldu, dolduran İsrail vakıflarıdır.

Araplar’ı bunca sömürmelerine rağmen bizlere, pis, hak etmemiş, geri kalmış, tembel, kirli, beceriksiz, aptal bir Arap imgesi sunmaktalar ve bu Arap imgesi tüm dünya gençliğinin halklarının zihinlerine sokulmuştur. Hepimiz Araplar’ı batının bize öğrettiği bu iğrenç şekliyle öğrendik.

Oysa Araplar mağdurdur. Dili, dini, coğrafyası, onlarca asır işgal altındadır. Halklarına karşı dünyanın en büyük nükleer bombaları şu anda doğrultulmuş durumdadır. Buna rağmen bizlere hala Araplar’ı terörist, cahil Arap, kardeşini öldüren Arap, ortaçağ zihniyetindeki Arap, demokrasiyi bir türlü beceremeyen Arap diye tanıtmaktalar.

Söyler misiniz Türk medyasında Araplar’a kardeşçe yaklaşan ve tarihin bu en acımasız katliam ve vahşetlerini karşı çıkan kaç yazar tanıyorsunuz?

Söyler misiniz, dünya tarihinde bu kadar uzun süreli bu kadar acımasız işgale, talana, sömürüye tabi tutulmuş hangi halkları tanıyorsunuz?

O halde tüm insanlık ortak bir suç işliyoruz. Modernite’yi ve onun akılla düzenlediği sokakları, parlamentoları, sinemaları, hastaneleri o kadar seviyoruz ki, bu sevgimiz hatırına bu modernite’nin sömürüyle, petrolle ayakta kaldığını hiç ama hiç sormuyoruz. Günlük hayatımızın keyfi bozulsun istemiyoruz. Bu yüzden batılılar’ın Araplar’ı insanlıktan nasıl çıkardıklarına dair tek bir şiir yazmıyor, tek bir haber yapmıyoruz.

Araplar’ı sahiplenen solcusu çıkmıyor, marksisti çıkmıyor, ilericisi çıkmıyor, liberali çıkmıyor, Avrupalısı çıkmıyor, Çinlisi çıkmıyor. Araplar’ın vahşice öldürülmel eri ve ülkelerinin elinden alınmalarını sadece seyrediyoruz, peşinden de bu Araplar ne kadar cahilmiş, iğrençmiş gibi lafları sıralıyoruz.

Ve utanmadan tarihi çarpıtıp yeniden yazıyorlar. Bunca işgali, sömürüy&uu ml;, hırsızlığı, talanı yapan batılılar değilmiymiş gibi, suçu Araplar’ın zekası ve varlığına yıkıyorlar. Şöyle.. Tıpkı ülkemizde olduğu gibi, bir takım Avrupacı güçler I.Dünya tarihini yeniden yazmak istiyor. Bu bilim dilinde, “yapıbozumdur&rdqu o;, yani, olup biten gerçekleri yeniden tartışıp, kendi fikirleriyle yeniden tarihi yapmaktır. Bize yaptıklarının aynısını Araplar’a yapıyorlar.

Şöyle, sömürge tarihi yazılırken, Emperyalistlerin işgal ve katliamlarından kimse sözetmiyor, herkes, cahil Araplar’ın petrolü ve vatanlarını batıya nasıl peşkeş çektiğini yazıyor.. İşte sömürge tarihlerini bu peşkeşçi Arap imgesiyle yeniden yazıp böyle öğretiyorlar tarihi.. Ve sonuç, dünya tarihinin en mazlum en mağdur insanları, bugünlerde, öldürülmey i, hapsedilmeyi, işgal edilmeyi, yokedilmeyi haketmiş cahil yaratıklar gibi gösteriliyor dünyaya.

Oysa dünya tarihinde Araplar’ı en iyi tanıyan bizleriz. Onlarla kaç tane ortak devlet kurduk. Memlüklüler Türk’tü ama halkı Arap’tı. Dört asır Haçlılar’a karşı savaştık. Eyyubiler ortaktı, Osmanlılar ortaktı.. Birlikte haçlılar’a karşı yüzlerce yıl savaştık. Çanakkale’de dahi Arap şehid izlerine rastlarsınız
7 Comments
 
Nihat genç osman yağmurdereli hakkındaki yorumu. Osman yağmurdereli kimdir?
01.15.08 (2:12 am)   [edit]

Nihat genç osman yağmurdereli hakkındaki yorumu. Osman yağmurdereli kimdir? karadeniz video karadenizli trabzonlu. magazin, hülya avşar, müjde ar,

akp, nihat genc, tayyiep, a.k. partisi
3 Comments
 
ne var ne yok. Sky turk, nihat genc program videolari videolar 11.1.2008 (1. Bolum)
01.15.08 (2:08 am)   [edit]

ne var ne yok programi , nihat genc yorumu sky turk 1. bolum part

akepe, tayyip, tayyip erdogan, tayyiep, skyturk, tv, video, ne var ne yok, turk, ulku, ulkucu, gazi
0 Comments
 
ne var ne yok. Sky turk, nihat genc program videolari videolar 11.1.2008 (2. Bolum)
01.15.08 (2:07 am)   [edit]

ne var ne yok programi , nihat genc yorumu sky turk 2. bolum part

akepe, tayyip, tayyip erdogan, tayyiep, skyturk, tv, video, ne var ne yok, turk, ulku, ulkucu, gazi
0 Comments
 
ne var ne yok. Sky turk, nihat genc program videolari videolar 11.1.2008 (3. Bolum)
01.15.08 (2:05 am)   [edit]

ne var ne yok programi , nihat genc yorumu sky turk 3. bolum part

akepe, tayyip, tayyip erdogan, tayyiep, skyturk, tv, video, ne var ne yok, turk, ulku, ulkucu, gazi
0 Comments
 
Photobucket Soccer