Ne var ne yok! sky turk Nihat Genc

Ne var ne yok! Nihat Genc yazıları, videoları


Blog For Free!


Archives
Home
2008 May
2008 April
2008 March
2008 February
2008 January

My Links
Japon Kale

tBlog
My Profile
Send tMail
My tFriends
My Images


Sponsored
Blog


Photobucket
Diş Saati
05.02.08 (6:50 am)   [edit]
    & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;  Diş Saati
 Eğer bu külüstür daktilom olmasaydı, ne yapardım? Onunla, yıllar boyu, sabahlara kadar siyasetçilere, yazarlara ateş açtım. Barut fıçısı gibiydim tuşlarına dokunduğumda havai fişekler yükselirdi. Kıvılcımlar iyileştirirdi beni.
Soğuk. Tek başıma bir odada. Sırtımda battaniyem. Tuşların şiddetli sesi, fındık farelerinin tıkırtılarını örtüyor. Yine de ürküyorum. Her deliğe başımı sokup arıyorum. Uyuya kaldığımda battaniyemin altına gelirler diye ödüm kopuyor. Emniyetin altında, külotların içine fare atılıyor diye bir haber yayılır. Aslı yoktur haberin. Ama öyle bir haberdir ki korkusu kendisinden soğuktur.
Fındık farelerine gücüm yetmiyor. Gece, rüyamda sabaha kadar dörtnala yazmaya devam ediyorum. Uyandığımda farelerden birinin tuşların arasına sıkışıp kaldığını görüyorum. Tuşların kapan görevi göreceğini kim tahmin edebilir? Daktilonun içindeki peynir kırıntılarına uzanmış.
Yine yazıyorum. Şimdi de tuşların kapan gibi parmaklarımı kapacağından korkuyorum. İşte hep böyle oluyor ve bana neden güzel şeyler yazmadığımı sorup duruyorlar. İnsan böyle bir korkuyla nasıl bir aşk öyküsü yazabilir?
Aslında büyük planım şuydu: Bir çok sıkı kitabım olacaktı. Oldu. Hepsi sonunda düzgün yayınevlerinden çıkacaktı. Çıktı. Aldığım paralarla nihayet bir köşeye çekilip serin aşk öyküleri yazacaktım. Olmadı.
Olmuyor. Ruhum bu kapandan kurtulamıyor. Bir zamanlar ben de, boyacı ’’ boyayayım abi’’, dediğinde mutlu olurdum. Simitçi, ’’simit ’’ , diye bağırdığında mutlu olurdum. Eylül, ekim aylarında Ankara bal gibi, şeker gibi olurdu, kollarınızı gol atmış bir futbolcu gibi havalara fırlatırdınız. Durduk yerde koşmak isterdiniz, sıçrayıp havalara uzanmak,, gökleri ısırmak, dişlemek isterdiniz.
İçimdeki sevinç hayata karşı tek silahımdı. Sevdiğim kızlar haklıydı, silahımı herkesten saklardım. Yemeye kıyardım onları, yanlarında uyuya kalırdım.
Sevdiğim kızlar fındık fareleri kadar sabırlı değildiler. Uyumamı bekleyip tuşlarımın arasına girmezlerdi. Soğuk, gözlerime çivi çalardı. Sabahları çivileri çıkartmayı unuturdum. Paslı yollara düşerdim.
Bu aşk denilen şey kimin fikri, bilmiyorum. Ondan hiç hoşlanmadım. Ama, başka da yapacak bir şeyim kalmadı. Sevinçlerimin değil, sıkıntılarımın sürüklediği birkaç aşkla kovalamaca oynadım.
İşte böyle başladı. Onunla sadece birkaç dakika konuşabilmek için ne uzun senaryolar uydurdum. Onun geçtiği yoldan bir defa geçebilmek için ne sinsi tuzaklar hazırladım. Nasıl oldu, bilmiyorum, aşk değil, bitkisel bir hayata girdim. Nihayet çevresine sızabildim. Aklıma onunla bir kez konuşmaktan ya da onun olduğu ortamda güya bir şeylerle oyalanmaktan başka bir şey gelmiyordu. Etraf hep kalabalıktı. Yanımızda hep Allah’ın cezası birileri vardı. Onunla bu yüzden hep birilerinin dinlemekte olduğu orta malı meseleler konuşurduk. Az daha çürüyord um bu konuşmalarda.
Bir gün annesinin gelinlik saatini takıp gelmiş. Böylelikle günün orta malı mevzuu da açımlı oldu… Saatleri hiç sevmem, dedim. Aslında aota okul yıllarımda bir saatimin  olmasını çok istiyordum. Her gün annemin başına ekşiyordum. Annem de, ’’Oğlum yaratamam ya? ’’ derdi. Sonra, bileğimi dişler, koluma saat izi bırakırdı.’’ İşte sana saat! ’’ derdi. Çok bozulurdum annemim dişleriyle yaptığı saate.
Dedim ki sevdiğim kıza, annem öldü, şimdi hep bileğime bakıyorum, o diş izlerini arıyorum. İyi ki annem saat almamış, kolum dişlemiş. Sanki o izler hep orada. Ağzının tavanı görünürces ine bir kahkaha patlattı.
Ama ben gülemezdim. Çünkü ön dişlerimden biri yoktu. Diğer üçü de karşınızdakine ’’Onlara ne oldu?’’ dedirtecek kadar çürükt&u uml;. Her gün sokağa, bu gün bana hiç kimse dişlerin neden çürük diye sormasın diye dua ederek çıkardım.
Onunla konuşmaya başladıktan sonra elimde olmadan güleceğimi ve bütün rezilliğimin ön dişlerimden ortaya fırlayacağını düşünüp korkuya kapıldım. Param olmadığı halde dişçiye gittim. ’’ Taksitle bir şey yaparız’’ dedi. Ne yapacağımı bilmiyorum ama, başka çarem yok. ’’ Protez takacağız’’ dedi. Yani takma diş. Bu genç yaşta takma diş takmak aklıma geldikçe, bütün hayatımdan nefret ediyorum. Dişçi sırasında trafik kazasından gelmiş üç- dört tane genç kızın dişlerinin benden daha kötü olduğunu görüp hafifledim.
Ön dişlerim çekilecek ve iki ay ön dişsiz kalacağım. Kabul edemezdim. Geçici bir şey olamaz mı, dedim. Olur, ama çok pahalıya gelir ve ayrıca çok sakat çok çürük olur, herhangi bir sert yiyecekle kırılabilir, dedi. Birkaç gün sonra geçici protezi taktım ve asla sert bir şey yemedim.
Artık, onunla konuşurken sebepsiz yere de olsa gülebilirdim… Birkaç üzücü kazadan sonra, nihayet eski sevinçlerimle dolu hayata giriyordum… Aşkın, tarihin en büyük mücadelesi, insanın en büyük isyanı, bedeninin en büyük susuzluğu olduğunu nereden bilebilirdim. Onunla konuştuğumda, hayatımın öncesi ve sonrası bütünüyle siliniyor. Ellerini, yüzünün tenini izlemek en derin yaralarımı iyileştiriyor. O kadar sessiz ve arsız bir neşe kaplıyor ki içimi, bir zamanlar altında ezilip kaldığım sıkıntılarımı biraz fazla abarttığımı düşünmeye başladım.
Tanrı’ya hastalarını iyileştirmek içim bu kadar zekice bir yol bulduğu için şükrediyorum. İyileşmekle kalmıyorum, bir çok benzer hastayı da iyileştirecek yüzlerce tılsımlı söz, düşünce, duygu, bilmişlik birikiyor kucaklarımda. Geriye dönüp baktığımda, o günlerdeki aşk komasında yaşadığım günlere çok şey borçlu olduğumu biliyorum. Ruhumu incelttiler. Duyguları ütülü bir çocuk oluverdim. Bu ütülü elbiselerin ütüsü bozulmasın diye, sokakta, kahvede, telefonda, her yerde, herkesle giyemem artık bu elbiseleri. Bu gün ise o eski ütülü duygularımı çekmecelerimden çıkartıp çıkartıp koklarım. Artık benim de hayatın, maçın sonunu getirecek kadar nefesim, aklıma geldikçe kendimi kaybedecek kendime hakim olamayacak kadar çok duygularım var. Yani, yetmişli, seksenli yaşlara kadar hayal edip, gizli gizli sevişecek, koklaşacak eskilerim var.
    & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;   &nbs p;     ;         & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;     & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;  * * *
Bir gün, ’’Bugün sinirlerim çok bozuk, eve yürüyerek gideceğim’’ dedi. Bütün cesaretimi toplayıp, beraber yürüyelim, dedim. Hayatımın en güzel yürüyüş&u uml;ydü. Ne güzel renler giyerdi. Ne güzel gülerdi. Evleri TRT’nin, Meclis’in arkasında, Aşağı Ayrancı’daydı. Meclisin önündeki parka gelip oturduk. Park bizim gibi çiftlerle doluydu. Konuşacak mevzuu kalmamıştı. Birden, ’’Bugün saatini takmamışsın’&rsq uo; dedim.
Bileğini uzattı. ’’ Şu annenin saatlerinden bir tane yapar mısın? ’’ dedi. Onun tenine ilk defa dokunacaktım. Tanrım, onun kolunu tutmak, orada bir iz bırakmak daha ne olsun? Hafif bir ısırık attım. Bileğindeki diş izine baktı. ’’Olmadı&rsq uo;’ dedi, diş izleri, saat belli olmuyor. Diğer kolunu uzattı.
Ne olduysa oldu işte. Acı bir çığlık attı. Bu yeni dişlerimle hiç ısırık atmamıştım. Sert mi yumuşak mı dişliyordum bilemezdim. Kolunu aniden çekti. İşte om an dünya başıma yıkıldı. Protez ağzımda kırılmış ve protezin kancası dilime geçmişti. Yani ağzım acıyla kilitlendi. Ağzımı açmam, konuşmam mümkün değil.
Acıyla bir tokat indirdi yüzüme : ’’Çaka aal! ’’ diye bağırdı. Parkta herkes duydu bağırmasını. Kendimi savunmam, konuşmam mümkün değil. Dilimi acıdan, demir kancadan kurtaramıyorum. El kol hareketleriyle ağzımda olup bitenleri anlatmaya çalıştım. Aklıma hemen kağıt kalem çıkartıp neler olduğunu yazarak anlatmak geldi. Ben sustukça o ısırık yerini emiyor, küfürler savuruyordu.
Yapacak bir şey yoktu, çekip gittim. Karanlığın içinde kaybolurken bir kere daha dönüp baktım. Parktan birkaç çocuk kavgaya gelmiş, etrafına toplanmış, o da uzaktan beni gösteriyordu.

    & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;   &nbs p;     ;         & nbsp;   &n bsp;   &nb sp;   &nbs p;     ;          -bitti-

0 Comments
 
Photobucket Soccer